Hz. Peygamber’in Hanımları
Posted by EVVAB_İNSAN Kasım 12, 2008
Hz. HATİCE
Hz. HATİCE, semavî dinlerin en mükemmelinin ilk mümini, Son RESULULLAH’IN ilk ve en sevgili zevcesi, malını İSLAM ve RESULULLAH uğruna seferber eden ilk insan, MUSTAFA EHLİBEYİT’n annesi ve nihayet, SEYİDLERİN ve ŞERİFLERİN büyük annesi olma gibi eriş ve oluşların sahibidir.
Hz. HATİCE’Yİ bu genel ve mana çizgisinde tespitten sonra, madde planında ve tarihsel açısından ele alacak olursak, ana çizgiler halinde şunları görüyoruz:
Miladî 7. asrın başlarında Mekke… İLAHİ kelamın beşiği, iniş yeri olmanın hazırlık sancıları içinde kıvranan on bin nüfuslu bir site-devlet… KUR’AN’ı Kerim emanetine iniş yeri olabildiğine göre, coğrafyadan metafiziğe kadar sayısız alanda, birçok meziyetlere sahip bulunduğunu kabul etmek gereken Mekke… “YERYÜZÜNÜN GÖBEĞİ”… “ŞEHİRLERİN ANASI” (KUR’AN; Şûra,7) gibi vasıflarla anılan bu belde, VAHYE vasıtalık yapacak dili, korkuyu tanımayan insanlarıyla, gerçekten “EMİN BİR BELDE” idi. Çağdaş İSLAM bilgini Muhammed HAMDULLAH, Mekke ve civarının VAHYİN inişine İLAHİ takdir tarafından merkez seçilmesindeki hikmetlere şöyle temas ediyor:
“Dünya yarım küresinde, üç kıtanın kesiştiği yerlerde bir nokta bulmak için haritaya bakalım: Hemen gözümüze çarpan, Asya’nın olduğu kadar, Avrupa ve Afrika’nın da yanı başındaki Arabistan Yarımadası olacaktır. İnsan medeniyeti üzerinde iklimlerin de bir tesiri olduğuna bir önem atfedilecek olursa, MEKKE-MEDİNE-TAİF komşu şehirlerinin teşkil ettiği üçgen üzerinde, insanı şaşırtan bazı şeyler buluruz.
MEKKE, Afrika çöllerini temsil etmekte, MEDİNE, ılık ülkelerin bereketliliğine sahip bulunmakta; TAİF, Avrupa’nın güney memleketlerinin iklimini göstermektedir. Daha İSLAM’dan evvel bile bu üç şehir, pek yakın bağlarla birbirlerine bağlanmış bulunuyorlardı. En azından ayrı menfaatler, onları bir konfederasyon halinde toparlamıştı ki, bunda Mekke, ticarî organizasyonuyla birleştirici unsur rolünü oynamaktaydı…
İSLAM’a beşiklik vazifesi görmüş olan Mekke, KUR’AN’ı KERİM’in kendi ifadesine göre, “ZİRAAT YAPILMAYAN BİR VADİ”dir. (KUR’AN; İbrahim,37) Böylesine bir mülkte, sanayi de söz konusu olamaz. Mekkeliler, bütün bu söylenenlere rağmen, hiç de göçebe değillerdi. En azından iki bin seneden beri, yerleşik hayat sürüyorlardı. En büyük meşgaleleri de, kervan ticaretiydi. O devirde, Avrupa’nın Hindistan ve Çin ile olan ticareti ise Arabistan üzerinden geçmekteydi.
Mekkeli Kureyşliler, İSLAM öncesi Arabistan’ın milletlerarası ticarî bir organizasyonunun başına yerleşmişlerdi. Onlardır ki, Bizans imparatoru, Habeşistan hükümdarı, Yemen’in Kindi hümkümdarları ve diğerleri ile ticarî anlaşmalar imzalamışlardır. Her yıl âdetleri olduğu veçhile Mekkeliler, Suriye, Irak, Yemen ve Habeşistan’a kervanlarla gidiyorlar Sahil kısımlarındaki bazı bölgeler bir yana, Mekke de dâhil, Arabistan’ın büyük kısmı daima müstakil kalmıştır. Roma, Bizans, İran ve diğer bazı ülkeler tarafından birçok teşebbüslerde bulunulmasına rağmen, yabancıların bu ülkeyi ele geçirmeleri asla mümkün olmamıştır. Evrensel bir hareket için genel karargâh olarak hiçbir yer, Mekke’den daha uygun olamazdı…” (Hamdullah; İSLAM Peygamberi, 1/19–26)
İşte Mekke… Bu şehrin asalet, nezaket, zenginlik ve cömertliği ile dillerde dolaşan bir hanımefendisi vardı: Huveylid’in kızı Hatice… Ticaretle uğraştığı için, Tacire, ruh ve madde güzelliklerini benliğinde topladığı için Tâhire diye anılan ve künyesi, Ümmi Hind olan HATİCE…
İSLAM’ın doğuşundan sonra “MÜMÜNLERİN ANNESİ” unvanıyla anılacak olan HATİCE’NİN, Son RESUL’UN cedlerinden Kusayy’da, ALLAH RESULÜ ile birleşen soyları şöyle: Kendisi, babası Huveylîd, babası Esed, babası Abdüluzzâ, babası Kusayy… (İbn İshak, p.58; İbn Hişam, 1/189; İbn Sa’d,8/14)
HATİCE, RESULÜLLAH ile tanışmadan önce, iki evlilik daha yapmış ve bu evliliklerin ilkinden bir oğlu, ikinciden de bir kızı olmuştu. Hz. RESULULLAH’LA tanıştıkları sırada, bütün Mekke ileri gelenlerinin kendisiyle evlenmek istedikleri, zengin ve asil bir duldu.
HATİCE ile Hz. RESULULLAH’IN münasebetleri, iş münasebetleri şeklinde başladı. En eski kaynağımız İbn İshak’ın beyanına göre, seçkinlik ve dürüstlüğü ile bütün Mekkelilerin dikkatini üstünde toplayan “Abdullah’ın oğlu MUHAMMED”, HATİCE’NİN ticaret kervanının başına getirilmek üzere bir teklife muhatap oldu. Bir başka rivayete göre bu talep, bir ara maddî sıkıntı içine düşmüş olan EBU TALİP’İN teşvikiyle, bizzat RESULULLAH tarafından belirtildi.
Hangi şekli kabul edersek edelim, RESULULLAH’IN HATİCE yanında büyük bir itibara sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. Ve RESUL, HATİCE’nin kervanı başında ve onun Meysere adlı kölesiyle Huzeyme adlı akrabası yanında, Şam’a doğru yola çıktı. Kudüs yakınlarındaki Busra şehrinde meydana gelen mucize bir olaydır ki, bu yolculuğa insanlık tarihi planında büyük bir önem kazandırıyor ve HATİCE’nin Hz. RESULUULAH’A duyduğu büyük muhabbet ve hürmeti doruk noktasına ulaştırıyordu.
Kaynaklarımızın beyanına göre, kervan Busra’ya indiğinde, geleceğin RESUL’U, orada bir ağacın altında konakladı. Yanındaki kiliseden onları gözetleyen bir rahip ne gördüyse gördü ve Meysere’nin yanına gelerek, ona: “BAŞINIZDAKİ BU GENC ADAM KİM?” diye sordu. Meysere: “Bu zat, Mekkeli olup Kureyş kabilesindendir.” diye cevap verdi. “Bu zatın gözlerinde, kırmızı kılcal damarlar var mıdır?” Ve Meysere: “Evet, hem de hiç eksik olmamak üzere.” cevabını verince, rahip haykırdı. “BU, NEBİDİR VE NEBİLERİN SONUNCUSUDUR.” (İbn İshak, p.58; İbn Hişam, 1/188; İbn Sa’d, 1/130)
Kervan malları satıldı ve fevkalâde bir kârla geri dönüldü. HATİCE’nin yanına varan Meysere, kâr ve bereket haberlerine rahip Nastûra’nın sözlerini ekledi. Meysere’yi dinleyen HATİCE, vakit kaybetmeden ünlü bilgin ve şair Varaka’nın yanına koştu. Nevfel’in oğlu Varaka, yörenin en derin bilgini, en güçlü şairlerinden biri, putlara tapmayan bir muvahhit-HANİF ve aynı zamanda HATİCE’nin amca çocuğudur… “Varaka, TEVRAT ve İNCİL gibi kitapları okumuştu. O, İbranice de biliyordu. Kitab-ı Mukaddes’i incelemiş ve İbranî harflerle Arapça’ya çevirmişti.” (Çağatay; Varaka (İSLAM Anskl. mad.)
Varaka, HATİCE’yi dinledikten sonra, gözlerini göklere çevirdi ve derinden bir sesle şu cümleyi söyledi: “Eğer bu söylenenler doğruysa, MUHAMMED, beklenen RESULUN ta kendisidir.” İbn İshak, Varaka’nın, beklenen NEBİNİN kokusunu alan ruhundan o sırada dökülen birkaç kıtaya, eserinde yer vermektedir. (İbn İshak, 126) HATİCE, Varaka’nın bu coşkun anında ona “MUHAMMED’LE evlenmesinin isabetli olup olmadığını” sormayı da ihmal etmedi ve şu cevabı aldı: “O, eşi, benzeri bulunmayan bir erkektir ve onun başı asla eğilmeyecektir; evlen onunla ey HATİCE.”
HATİCE, yöre geleneklerinin hepsine isyan edercesine ve peşinden koşan onca Mekkeli seçkini itercesine, Hz. MUHAMMED’LE evlenme isteğini açmanın yollarını aradı ve bu konuda Yahudi asıllı olduğu kuvvetle muhtemel, çok becerikli bir kadını, Münye kızı Nüfeyse veya Nefise’yi görevlendirdi. Nüfeyse, Hz. MUHAMMED’A artık yaşının ve şahsiyetinin çok iyi bir evliliğe uygun hale geldiğini, istediği anda dilediği Mekkeli ile hayatını birleştirebileceğini, bunu neden geciktirdiğini anlayamadığını belirterek söze girdi.
RESULULLAH buna, henüz bağımsız bir yuvayı çekip çevirecek maddî imkânlara sahip bulunmadığı yolunda bir mazeretle karşılık verince Nüfeyse: “Seni, güzelliği ile tatmine ek olarak bu maddî endişeden de kurtaracak bir kadın çıkarsa ne dersin?” diye konuştu ve RESULULLAH’IN: “BÖYLE BİRİSİ KİM OLACAK?” sorusuna da “HATİCE” diye karşılık verdi. RESULULLAH’IN, HATİCE’nin en zengin Mekkelileri bile reddettiğini, kendisini de kabul etmeyeceğini söylemesi üzerine Nüfeyse teminat verdi: “SEN, ‘EVET’ de, gerisini bana bırak.” (İbn Sa’d, 1/131; İbn Cevzî, 1/73)
Ve Nüfeyse, görevini yapmış olmanın sevinci içinde HATİCE’ye geldi ve taraflar, evlenme hazırlıklarına başladılar… Şunu da eklemeden geçmeyelim ki bu becerikli kadın Nüfeyse, yıllar sonra Mekke fethi sırasında MÜSLÜMAN olacak ve Son RESUL’DEN ikram ve iltifat görecektir…
Hz. RESULULLAH’IN HATİCE’ye verdiği mehir 20 deve oldu. Evlenme töreninin nasıl kutlandığı konusunda muazzez damadın, misafirlere ikram için iki deve kestiğini belirtmemiz bir fikir verir. Kısaca, törenin, maddesiyle de çok onurlu ve ihtişamlı olduğunu söyleyebiliriz… Manası yönünden ise çok daha büyük olduğunu belirtmek gerekmez. Bu nikâh sırasında vefalı koruyucu, şefkatli amca EBU TALİB’İN yaptığı bir konuşma vardır ki, birçok noktayı atlamamıza rağmen, onu buraya almadan geçemeyeceğiz.
Şöyle konuşuyor EBU TALİB: “Hamd olsun bizi İBRAHİM neslinden, İSRAİL, MUADD, MUDAR ekininden oluşturan yüce ALLAH’A… Bizi, yüce mabedi KÂBE’NİN hizmetkârı, yöneticisi kılan ALLAH’A Hamd olsun… Hamd ediyorum O’na ki, bizi herkesçe ziyaret edilen, emin ve mahrem bir evle, Beytullah ile lütuflandırmış ve bizi onun çevresindeki insanların başına idareci olarak dikmiştir. Şu yanımızda bulunan, kardeşim ABDULLAH’IN oğlu MUHAMMED, kendisiyle mukayese edilecek her insanı geride bırakacak ölçüde yüce yaratılışlı bir şahsiyettir. Gerçi, malı-mülkü azdır, fakat iyi bilirsiniz ki, mal ve servet, yok olmaya mahkûm bir gölge, sönüp gitmeye mecbur bir varlıktır.
Muhammed’in ise nelere dost olduğunu pekiyi bilirsiniz. Ve O, Huveylîd’in kızı HATİCE’YE sevgisini açarak, benim malımdan olmak üzere, ona mehrini verdi. Bütün bunlardan sonra ALLAH’A yemin ederim ki, bu yüce yeğenimi çok büyük bir gelecek ve muhteşem bir talih beklemektedir.” (İbn Sa’d, 1/74; Yakubi, 2/20) Nikâh kıyılır ve Hz. RESULULLAHP, HZ. HATİCE’NİN evine taşınır…
OKU VE KALK
İSLAM RESULU’NUN görevi üstlenme zamanı yaklaşmıştı. ALLAH ELÇİSİNİN içine bir yalnızlık, bir kendini dinleme duygusu düşmüştü. Sık sık NURDAĞI’NA çıkıyor, tam tepede seçtiği bir mağarada, HİRA mağarasında derin düşüncelere dalıyor, göklerin senfonisini, başka bir deyişle gökler kadar engin iç âlemini dinliyordu. HZ. ÂİŞE bu gerçeğe ileride şöyle değiniyor: “ NÜBÜVETE YAKIN ZAMANLARDA HZ. RESULULLAH’IN İÇİNE YANLIZLIK SEVGİSİ DÜŞMÜŞTÜ. EN ÇOK SEVDİĞİ ŞEY YALNIZ KALMAKTI.” (İbn Haşâm, 1/234)
Bu uygulama bir süre devam etti. “Onun hayatını yazan ilk tarihçiler, günün ışıması kadar açık ve berrak rüyalar görmeye başladığını naklederler. Gördüğü her rüya ile ilgili olarak, ertesi günlerdeki yaşantısında ya bir işarete veya doğrudan rüyasının gerçekleşmesine şahit oluyordu. Bundan başka bazı günler, kulağına garip bir ses geliyor, başını çevirdiğinde kimseyi göremiyor, şaşırıp kalıyordu. Bu görünmeyen sesi giderek daha sık duymaya başladı. Ses, gittikçe daha fazla bir anlam kazanıyordu. Zaman zaman da kayalıkların ve ağaçların kendisini ‘EY ALLAH’IN RESULÜ, SANA SELAM OLSUN’ diye selamladıklarını duyuyordu…” (Hamîdullah; İSLAM Peygamberi, 1/79-80)
Nihayet, bir Ramazan ayının 27. gecesi, VAHYİN ilk mesajı geldi. Cebrail adlı yüce melek ona seslenmiş, ALLAH’IN RESULÜ olduğunu bildirmiş ve “OKU” emriyle başlayan ilk VAHYİ getirmiştir. Taberî diyor ki: “İLAHİ VAHYİN ikinci gelişinde şu ayetler inmiştir: “NUN. KALEME VE YAZDIKLARINA AND OLSUN…” (Taberî; Tarih, 2/299) Dikkat edilirse, KUR’AN’IN ilk iki buyruğu OKUMAK ve KALEM ilgilidir. Bu, bizce, MUCİZEVÎ bir özelliktir.
Hz. REZULULLAH, “HAYATTA EN COK TİKSİNDİĞİM ŞEY” diye nitelendirdiği ve cahiliye inancında kabul edilen ŞEYTANİ-CİNNİ illete tutulduğunu sanarak büyük bir korku ve üzüntü içine düşmüştü. Fakat VAHYİN habercisi CEBRAİL, kısa bir süre sonra ona tekrar seslenerek: “SEN ALLAH’IN RESULÜSÜN, EY MUHAMMED” diye teselli verdi. Bütün bu olanlar, RESUL tarafından önce HZ. HATİÇE’YE anlatıldı.
Aşk ve bağlılıkların en derini ile sevilen koca, başından geçenleri can yoldaşı eşine anlatınca, asil eş kelimelerin en tatlılarıyla şöyle dedi: “ENDİŞELENME! ALLAH SENİ KÖTÜLÜKLE YÜZ YÜZE GETİRMEZ: O seni daima hayırla karşılaştıracaktır. Çünkü sen her zaman akrabana yardım ediyor, ailene bakıyor, geçimini şeref ve namusunla kazanıyor, insanların doğruluktan ayrılmamalarını sağlamaya çalışıyorsun. Yetimlere sığınak olan sensin. Sözünde sadık, emanete hıyanet etmeyen bir insansın Hiçbir dayanağı olmayanlar sana koşmakta, muhtaçlara yardım elini sen uzatmaktasın. Herkes senden nezaket ve yardım görmekte.” (Buharî, bedü’l-vahy)
HZ. HATİCE, durumu daha aydınlık ve emin bir hale getirmek için amcası oğlu muvahhit-bilgin VARAKA’YA koştu. VARAKA, HATİCE’Yİ dinledikten sonra şöyle seslendi: “MÜJDE, MÜJDE EY HATİCE! Bu söylediklerin doğru ise MUHAMMED’E gelen, MUSA’YA gelen Büyük NAMUS CEBRAİL’DEN BAŞKASI DEĞİLDİR VE MUHAMMED AHİR ZAMAN RESULÜ’DİR.” Ve basiretli VARAKA doğruca HZ. RESUL’E gidip onu, KABE’Yİ tavaf ederken buldu ve seslendi: “HATİCEYE ANLATTIKLARINI BİRDE BANA ANLAT.” Ve RESULULLH anlattı gördüklerini ve haykırdı VARAKA: “Canımı kudretiyle diri tutan ALLAH’A yemin ederim ki, sen ALLAH’IN RESULÜSÜN. Ve sana gelen MELEK, MUSA’YA VAHİY getiren CEBRAİL’DİR. Ey MUHAMMED, sana eza, cefa edecekleri güne ulaşabilseydim de sana yardım edebilseydim!…..” Ve RESULULLAH’I kucakladı VARAKA ve başının ortasından öptü.
Kısa bir süre sonra VARAKA ölecek ve RESULULLAH onun için şöyle diyecektir: “Onu CENNETTE gözlerimle gördüm. Üstünde ipek bir giysi vardı. O, bana İNANMIŞ, beni TASTİK etmişti.” (İbn İshak, 157–158; İbn Hişam, 1/238)
Son RESUL’LE, daha önce andığımız KUSAYY’DA aynı atada birleşen VARAKA, İSLAM bilginlerinin bazılarına göre hem bir sahabi, hem de ilk erkek MÜSLÜMAN’DIR’. (Çağatay, Varaka mad.) VARAKA hakkında şuraya kadar verdiğimiz bilgileri, geleneklerin yerleştirdiği kanaatlerin baskısından uzak bir biçimde değerlendirirsek, bu bilgilerin görüşlerine haklılık tanımak gerekir. İlâve edelim ki biz de bu kanaatteyiz ve ÖYLEDİR…
HZ. HATİÇE, bu yaptıkları ile yetinmeyerek, şöyle bir basiret örneği de verdi: RESULULLAH’A dedi ki: “O gelen güç, yine geldiğinde bana haber ver.” Ve bir süre sonra CEBRAİL tekrar geldi. HZ. HATİCE, RESULULLAH’I sağ ve sol yanına alarak sordu: “YİNE BURADAMI?” RESULULLAH: “EVET!” deyince HZ. HATİCE: “Şimdi iyice yaklaş ve elbisemin içine doğru sokulup bana sarıl!”diye konuştu. RESULULLAH söyleneni yaptı. HZ. HATİCE sordu: “Hâlâ burada mı?” Hz. RESULULLAH: “Şimdi, gitti.” diye cevap verince HZ. HATİCE haykırdı: “Yemin olsun ki bu, ŞEYTAN filan değil, doğrudan doğruya MELEK. Müjde sana, ey MUHAMMED, sevin ve emin ol, sen NEBİSİN.” (İbn İshak, 159; İbn Sa’d, 8/17–18)
Ve HZ. RESULULLAH’IN önünde diz çöktü HZ. HATİCE ve son RESUL ÜMMETİNİN ilk ferdi olarak ilk Şehadet kelimesini getirdi. BİR MANZARA Kİ… Bir süre geçti aradan… Bir gün, CEBRAİL’İN vadide topuğunu yere vurduğunu gördü RESULULLAH… Su fışkırdı yerden ve CEBRAİL, bu günkü abdest düzeni içinde yüzünü, kollarını yıkadı; başına, ayaklarına mesh verdi. Sonra kalkıp diklendi ve bugünkü SALÂT (namaz) düzeni içinde İKİ rekât eda etti… RESULULLAH, verilmek isteneni almıştı. Eve koştu, HZ. HATİCE’nin elinden tuttu ve CEBRAİL’İN aldığı şekilde abdest aldılar ve onun kıldığı şekilde ilk SALÂT (namaz)ı kıldılar…
Son DİNİN ilk mensuplarının ilk SALÂT (namazı)… Birkaç gün sonra bu iki kişilik sonsuzluk ordusu, İSLAM ÜMMETİNİN ikinci ferdinin şehadet getirmesiyle üç kişiye ulaşacak ve SALÂT (namaz) tablosunda üç kişi görülecektir… Üçüncü kişi, o sırada henüz çocuk olan HZ. ALİ’DİR. TEVHİT DİNİNİN bu ilk üç neferiyle çizilen ilk SALÂT (namaz) manzaralarındaki EVRENSEL ve İLAHİ ihtişamı gözümüzde biraz daha canlandırmak için HZ. ALİ’NİN şu beyanına kulak verelim: “O sıralarda HZ. RESULULLAH ile HZ. HATİCE Valide’nin bir araya geldikleri her yerde, üçüncü şahıs, olarak mutlaka ben vardım. VAHİY ve RİSALET NURUNU apaçık seyrediyor, NÜBÜVVET kokusunu doyasıya kokluyordum.” Bu ÜÇ kişilik İMAN ordusunun, o günlerde çizdikleri tablolardan birini, İbn Sa’d’den izleyelim: AFİF EL-KİNDİC anlatıyor:
“Cahiliye devrinde MEKKE’YE gelmiştim. Alışverişte yardımcı olması için Abdülmuttalip’in oğlu ABBAS’A gittim. KÂBE’NİN yanındaydı. O sırada bir delikanlı geldi, KÂBE’YE yönelip ellerini kaldırdı. Az sonra bir çocuk gelip aynı şeyleri yaparak onun yanına ilişti. Az sonra bir rükû yaptılar, sonra secdeye kapandılar. Ben ABBAS’A dedim ki: “Yahu, bu müthiş bir şey!
Kim bunlar?” ABBAS cevap verdi: “Elbette müthiş bir şey, o delikanlı, kardeşim Abdullah’ın oğlu MUHAMMED, o çocuk, kardeşim Ebu TALİB’İN oğlu ALİ, o kadın da MUHAMMED’İN eşi HATİCE’DİR. Yeğenim MUHAMMED bize yerlerin ve göklerin bir tek ALLAH’I olduğunu ve kendisinin o ALLAH’IN DİNİ üzere bulunduğunu söylüyor ve bizi o DİNE davet ediyor. Şu sırada bu DİNİN yeryüzündeki müntesipleri yalnız üç kişidir.” AFİF ilave ediyor: “O sırada içimden dedim ki, keşke dördüncüsü ben olabilseydim.” (Hz. ALİ; Nehcu’l-Belağa, 301; İbn Sa’d, 8/18)
HZ. RESULULLAH YAVRULARI
Hz. RESULULLAH’IN hayatında huzur ve mutluluk vesilesi olarak yer alan HZ. HATİCE, HZ. MUHAMMED’İN yedi yavrusundan altı tanesinin annesi olma şerefini de taşıyor. Yalnız İBRAHİMDİR Kİ, Mısırlı MARİYE’DEN dünyaya geldi. Hz. MUHAMMED, HZ. HATİCE’NİN bu, “yavruların annesi” olma özelliğini, ileride de göreceğimiz gibi, onun meziyetleri arasında sayacak ve muazzez eşine muhabbet ve hürmetini dile getirirken: “ALLAH bana ondan ZÜRİYET ihsan etti.” diyeceklerdir…
Hâkim görüşe göre, HZ. HATİCE’DEN dünyaya gelen çocukların hepsi İSLAM’DAN önce doğdu. Hz. FATIMA’NIN VAHYİN gelmeye başladığı yıl doğduğunu kaydeden kaynaklar varsa da benimsenen görüş, birincisidir. Ancak, HZ. FATIMA, Hz. RESULULLAH’IN HZ. HATİCE’DEN doğan en küçük iki evladından biri olduğundan, VAHYİN geliş zamanına çok yakın bir sırada doğmuş olacaktır.
Burada şunu kaydetmek durumundayız: MEKKE devri olayları, kronolojik bir sıraya koyulabilmiş değildir. Bu bakımdan, bu devrede yer alan hemen hiç bir olayı kesin tarihe bağlayamıyoruz. HZ. HATİCE’DEN doğan yavruların adları şöyledir: Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma, Abdullah.
HÜZÜN YILI
ALLAH RESULÜ ile HZ. HATİCE’NİN evlilikleri üzerinden yıllar geçti. Ve nihayet yaratılış kanunlarının, HZ. HATİCE Annemizin bu âlemi terk etmesine ilişkin kısmı hükmünü icra etti. Hicretten kısa bir süre önce, putperestlerin ALLAH RESULÜ’NE ve MÜSLÜMANLARA eza ve kötülüklerinin en hızlı zamanında emsalsiz eş hayata gözlerini yumdu. Dost, koruyucu, eş, dert ortağı, ilk İMAN ortağı, sırdaş… Ve daha nice güzel niteliklerin sahibesi HZ. HATİCE, göçmüştü…
ALLAH RESULÜ üzgün, boynu bükük, kederli. HZ. HATİCE’NİN küçük kızı HZ. FATIM, RESÜL babasının dizlerine kapanıp ağlayarak şöyle diyordu: “Annem nerede, annem nerede?..” Muazzez baba, gözlerinden yaşlar süzülürken cevap veriyordu: “ANNEN CENNETTE YAVRUM.” Büyük tarihçi İbn İshak, ALLAH RESULÜ’NÜN Hz. HATİCE’NİN ölümüyle duçar olduğu kederi ifade ederken şu cümleyi kullanmaktan geri kalmamıştır: “HATİCE, kendisine sığınılan ve kendisiyle teselli bulunan sadık VEZİRE idi.” (İİ, 329; Yakubi, 2/35)
Müşrik sürülerin, insafsız saldırıları karşısında ALLAH RESULÜ’NÜN eşsiz yardımcısını kaybetmekle düştüğü acının yoğunluğu çok büyüktü. Büyük oluşlar, büyük çilelerin ardından gelir… Esrarlı bir kâinat kanunu halinde ULU YARATICI, en büyük ıstırapları en büyük doğuşların sancısı kılmıştır. İnsanlık tarihinin en büyük olaylarından biri olan Büyük Hicret de böyle bir destanlık sancıyla doğmuştur.
Bunun içindir ki, Hicret’ten önceki günlerde Mekke müşriklerinin, sahabilere ve onların önderi HZ. MUHAMMED’E reva gördükleri kötülükler, zirve noktasına ulaşmıştır. HZ. HATİCE Anamızın vefatı bu “zirveye ulaşmanın bir belirtisi idi. Bu belirtiye, aradan 35 gün gibi kısa bir süre geçmeden RESULULLAH’ sadık koruyucusu EBU TALİB’IN ölümü eklendi… Bu iki ölüm, ALLAH RESULÜ ve sahabiler üzerinde öylesine büyük bir etki yaptı ki bu yıla “HÜZÜN” yılı adını verdiler.
HZ. HATİCE bir Ramazan günü vefat etti ve Hacûn mezarlığına sırlandı ve ALLAH RESULÜ onun için şöyle buyurdu: “HATİCE’YE, içinde yorgunluk ve gürültünün bulunmadığı, inciden bir CENNET köşkü müjdelemekle emrolundum.” (İbn Hişâm, 1/393–394)
ERDEMLER SAHİBİ
İSLAM RESULÜ’NÜN veya ashabın hayatından bahseden hiçbir eser bulunmaz ki, içinde, “HZ. HATİCE’NİN FAZİLETLERİNE İLİŞKİN” bir bölüm taşımasın. Bunda hayret edilecek bir şey yok. Bu, bir HAKKIN yerine getirilmesinden başka nedir ki?… Biz, Hamîdullah’la birlikte şunu söyleyebileceğiz: “HZ. HATİCE’NİN hizmeti öylesine büyüktür ki, şayet o olmayacak olsaydı, daha evvel gelen birçok RESÜL misalinde de görüldüğü gibi, HZ. MUHAMMED büyük bir başarı sağlayamadan göçüp gidebilirdi…” (Hamîdullah, 1/181)
Kısaca, HZ. RESULSÜZ bir İSLAM düşünülmediği gibi, HZ. HATİCESİZ de bir ELÇİ düşünülemez. HZ. ÂİŞE’NİN şu beyanı, bu gerçeğe bir örnektir: “CENABI RESUL evden her çıkışında mutlaka HZ. HATİCE’Yİ anardı…” HZ. ÂİŞE şunu da eklemekten çekinmiyor: “RESULULLAH, HATİCE’Yİ o kadar çok anardı ki, ALLAH RESULU’NIN hanımlarının hiçbirini HATİCE kadar kıskanmazdım. Ve ALLAH RESULÜ, benimle evliliğini HATİCE’NİN ölümünden üç yıl sonra ancak gerçekleştirdi…” Aynı Âişe, bir yemek sofrasında Hz. Peygamber’in, “Hatîce bana bunu şöyle yapmamı tavsiye etmişti.” demesi üzerine, hiddetle sofradan kalktı ve sinirli bir sesle Allah Resûlü’ne şöyle cevap verdi: “Varsa-yoksa Hatîce. Yeryüzünde bu kadından başka kimse yok mu?..” Bunun üzerine çok öfkelenen Resûl bir süre Âişe ile konuşmayacak ve Hatîce Ana’ya dil uzatılmasını affetmeyeceğini ortaya koyacaktır.
Fakat ne var ki Âişe’nin kadınlık hisleri yine coşacak ve bir başka gün, Hatîce’nin yine hürmetle anılması üzerine Allah Resûlü’nün yüzüne karşı şu şekilde haykırabilecektir: “Dünyada bu kocakarıdan başka kimse yok mudur? Allah sana, ondan daha hayırlı bir hanım nasip etmedi mi?” Hz. Peygamber, bu sözden alnının damarları kabaracak, tüyleri dikenleşecek kadar öfkelenerek şöyle cevap vermiştir: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki bana Hatîce’den daha hayırlı bir hanım verilmiş değildir. Ey Âişe, senin kabilen beni yalanladığı zaman o beni tasdik etti, senin kabilen beni horladığı zaman o bana dostluk kucağını açıp destek oldu. Ve Allah ondan bana, hiçbir hanımdan nasip olmayan evlat nimeti ihsan etti.” Bu sözler üzerine, Hz. Âişe, şöyle demek zorunda kaldı: “Bundan sonra hislerimi artık içimde tutacağım. Artık Hatîce’yi çirkin bir sözle anmayacağım.” (İbn İshak, 331-332; Buharî, fedaailü Hâtice)
ZEM’A KIZI SEVDE
Hz. Peygamber’in ikinci hanımıdır. Müminlerin annesi olarak tarihe geçmenin yanı sıra, ilk Müslümanlardan, ilk hicret edenlerden olmanın üstünlüğünü de taşır. Ayrıca o, bir şehit annesidir. Gerçekten de onun, ilk kocası Sükran veya Sekran’dan oğlu, H.16 yılında meydana gelen Celûla vakasında Müslüman saflarında şehit düştü.
Hz. Hatîce bahsinde de gördüğümüz gibi, Allah Resûlü, bu seçkin eşi ve fedakâr iman arkadaşının hayatında, ikinci bir kadınla asla ilgilenmemiş, daha sonraki İslam’ı yayma faaliyetlerine destek gayesine yönelik evlilikleri de, Hatîce’ye duyduğu saygıya asla gölge düşürmemiştir.
Hicretten önce Hatîce ölmüş ve yüce Peygamber, çocukları ile birlikte yapayalnız kalmıştı. Artık hem çocuklara bakacak bir anneye, hem de dini tebliğ çalışmalarında kendisine destek olacak birine ihtiyaç vardı. Bu iki gayeyi gerçekleştirmek üzere iki hanımın birden seçildiğini görüyoruz: Sevde ve Âişe…
Sevde, ilk Müslümanlardandı ve kendisi gibi bir Müslüman olan kocası ile birlikte, putperest baskısına dayanamayarak Habeşistan’a göçmüştü. Ancak koca, her nasılsa burada Hıristiyan olmuş ve Sevde, gerisin geri Mekke’ye dönmüştü. İbn Sa’d, din değiştiren kocanın da Sevde ile birlikte Mekke’ye dönüp orada öldüğünü söylerken, aynı derecede kuvvetli bir kaynak olan Taberî, kocanın Habeşistan’da öldüğünü yazmaktadır. Kocası ölen Sevde, elli yaşlarına yakın bir sırada dul kaldı.
Sahabilerinin ünlülerinden biri olarak şöhret yapan Osman b. Maz’un’un karısı Hakîm kızı Havle’dir ki, bu dul hanım için en uygun evin Peygamber evi olacağını, onun da bu evin çocuklarına müşfik bir anne olarak hizmet vereceğini düşündü ve Peygamber-Sevde evliliğine aracılık etti. Havle, konuyu önce Allah Elçisi’ne açtı ve dedi: “Ey Allah Resûlü! Hatîce’nin ölümüyle bir yalnızlığa düştüğünü bulsam ne dersin?” Hz. Peygamber şu cevabı verdi: “Dediğin doğrudur. Hatîce evin yöneticisi, çocukların dayanağı idi. Bana yeni bir eş bulma işine gelince, siz hanımlar bu konuda çok beceriklisiniz…” Havle, hemen işe başladı ve Sevde ile Ebû Bekir kızı Âişe’yi Hz. Peygamber için istedi. İsteklerin ikisi de kabul gördü ve fakat Âişe’nin nikâhının kıyılmasıyla yetinildi. Sevde, hemen Allah Resûlü evine hanım olurken, Âişe bunun için daha bir süre bekleyecektir.
Hz. Peygamber, bir Ramazan günü evine hanım olan bu asil eşi için, o günün şartlarına göre oldukça iyi sayılacak bir mehir verdi: 400 dirhem.
Bir kadın için geçkin sayılacak yaşına uygun bir talepte bulundu Hz. Sevde. Hz. Peygamber’e dedi ki: “Ben seninle, erkeğe arzu duyduğum için değil, sırf Peygamber hanımları arasında Allah huzuruna çıkabilmek için evlendim. Bana davranışın buna göre olsun, ey Allah Elçisi.”
Beden yapısıyla iriyarı, uzun boylu bir hanım olan Hz. Sevde ruhsal yönden son derece ince ve merhametliydi. Peygamber hanımları içinde, eli en açık olanlarından biri de o idi. Hz. Peygamber’in, bir gün dışardan kendisine gönderdiği bir kese dolusu parayı, ne için gönderildiğini dahi sormadan, yoksullara dağıtmıştı.
Hz. Sevde, Kur’an ayetlerinden birinin inişine de sebep olmuştur. Sevde Anne’nin sebep olduğu iniş, mutlu bir prensip getiren inişti. Hz.. Âişe’den dinleyelim: “Sevde, yaşlı bir kadındı. Hz. Peygamber onunla bir kadın olarak fazla ilişki kurmazdı. Benim durumum tam tersi idi ve Sevde bunu biliyordu. Bu bakımdan Hz. Peygamber’e, kendisine ayıracağı zamanı da bana ayırmasını söylemiş, Hz. Peygamber de bunu kabul etmişti. Ancak bu hal giderek Sevde’de, Hz. Peygamber’in kendisini terk edeceği korkusunu sanıyorum. Sana uygun bir ha uyandırmıştı. Bu yüzden o, kendine ait günleri bana vererek Hz. Peygamber’le bir anlaşma yönüne gitmek istemişti.” Hz. Âişe’nin bu açıklaması, yine kendisi tarafından, Kur’an’ın Nisa Suresi 128. ayetinin inişine sebep olay olarak gösterilmektedir.
Hayatınının ilk hac ziyaretini, Allah Elçisi kocasıyla yapan Sevde Anne, Hz. Peygamber’in vefatından sonra bir daha hac yapmayacağını söyledi ve sonraki yıllarda, hac ödevi için Peygamber eşlerine katılmadı.
Kendisinden beş tane hadis rivayet edilmiş bulunan Hz. Sevde’nin ölüm tarihi tartışmalıdır. Bazıları onu; Hicri 54, bazıları 55’te ölmüş gösterirken, bazı tarihçiler de ölüm yılını 22 veya 23 olarak kaydederler.
Hz. Sevde’ye ilişkin bahsimizi bitirirken, onun Son Peygamber’le evlenmesine ilişkin bir hatırayı vermek isteriz. Sevde Anne, ilk kocasıyla birlikte oldukları sıralarda kocasına şöyle bir rüya anlatmıştı: “Hz. Peygamber bana doğru geliyor ve en son enseme basıyor.” Kocası Sükran bu rüyayı, gerçekten, tam isabetle yorumlamıştır. Diyor ki eşine: “Allah’a yemin ederim ki, bir süre sonra ben öleceğim ve seni Hz. Peygamber nikâhlayacak.” Sükran’ın bu rüyayı yorumlaması şöyle oldu: “Benim ölmeme ve senin Peygamber’e eş olmana az kaldı.” Ve öyle oldu ve Sükran o gün hastalandı ve bir kaç gün içinde de öldü. Ve Sevde, Hz. Peygamber’le daha önce gördüğümüz şekilde evlendi.(Sevde için bk. İbn İshak, paragraf, 218, 302, 359, 360; İbn Hişâm, 1/368-369; 2/644; İbn Sa’d, 8/52; Taberî, 3/161, 162; Şiblî, 2/995-996)nım
Hz. ÂİŞEA.
GENEL TESPİTLER
Hz. Peygamber’in üçüncü hanımı olan Ebu Bekir kızı Âişe, Peygamber hanımı olmanın bahtiyarlığına, sadece kadınlık meziyetlerini değil, İslam tarihinin en ünlü erkeklerinin bile pek azına nasip olan birçok seçkinliği ve eylemi de eklemiş ender kişiliklerden biridir. İslam ilimler tarihi, Hz. Âişesiz düşünüldüğünde, telafi edilmeyecek eksiklikler arz etmekte ve bu büyük “mümin annesi”, yeri doldurulmaz bir değerler toplayıcısı halinde tarihe geçmiş bulunmaktadır.
İnsanlığın en büyük evladı, Son Peygamber Hz. Muhammed, İslam’a, malları ve canlarıyla erişilmez hizmetler veren sahabiler kadrosunu öyle bir eğitime tâbi tutmuştur ki, onların her biri bu eğitimin ayrılmaz parçalarından birini temsil etme noktasına gelmiş ve her birinin doldurulmaz bir yeri olduğunu kabul zorunlu olmuştur. Bunu söylerken, Kur’an’da tanıtılmış bulunan, “müellefetül-kulûb”, yani kalpleri İslam’a ısındırılmak üzere nimetlendirilen ve İslam bünyesinde sayılan kişileri, sahabi kavramının dışında tuttuğumuzu bir kez daha belirtmek isteriz.
Kur’an tarafından bütün müminlerin anneleri olarak nitelendirilen (Ahzab,6) Peygamber hanımları, Allah Elçisi’nin sürekli beraberinde olmak ve ona sayısız hizmetler vermiş olmakla da seçkinleşmişlerdir. Fakat onların bütün yücelikleri bu kadar değildir. Onların her biri, daha başka meziyetlerle de İslam’ın varlık yapısında bir yer tutmakta, birer sahabi olarak da, az önce işaret ettiğimiz “ayrılmaz parçalık” görevini yapmış bulunmaktadırlar. O halde, onların yücelik ve saygınlıkları, Peygamber eşi olmaya ilaveten, sahabilikle de taçlanmıştır. Bu iki boyutlu üstünlüğe, Hz. Hatîce ve Hz. Âişe gibi bazı mümin anneleri daha başka meziyetler ilave ederek, Peygamber hanımları içinde de ayrı bir mevki sahibi olabilmişlerdir.
Hz. Hatîce, Peygamber hayatındaki yeri, İslam’ın yayılıp yerleşme sürecindeki hizmet ve yaşama çizgisi ile kendine has ve kimseyle paylaşılamayacak bir yere sahiptir.
Hz. Hatîce’yi, bir Peygamber hanımı olarak, Hz. Âişe izlemektedir. İlave edelim ki, genel değerlendirme açısından geçerli olan bu tespit, özel bazı meziyetler bakımından Hz. Âişe lehine bir sıra değişikliğine sebep olabilmektedir. Bu özel meziyetleri biz, “Hz. Âişe’nin bilginliği ve öğreticiliği” şeklinde özetliyor ve açıklamasını daha sonraya bırakıyoruz.
Bilginlerin çoğunluğu, Peygamber evi hanımları arasında üstünlük bakımından önce Peygamberimizin kızı Hz. Fâtıma’yı, sonra eşi Hz. Hatîce’yi, daha sonra da öteki eşi Hz. Âişe’yi kaydederler. Ancak bu sıralama ne bir vahiy tespiti ne de bir kesin hadisle sabittir. Bu üç seçkin kadının, üstünlük ve faziletleri ayrı ayrı anlatılmıştır. Bu konuda biz, İbn Teymiye ve onun öğrencisi olan İbn Kayyım ile aynı düşünceyi paylaşıyoruz. Üstünlükten maksat ruhsal üstünlük ise, bunu yalnız yüce Allah bilir. Maksat asalet ise, Hz.Fâtıma hepsinden üstündür. Maksat, iman etmiş olmakta öncelik, İslam’ın ilk maruz kaldığı zorluklara göğüs germek ve böyle bir zamanda Allah’ın Resûlü’ne yardımcı olmak ise bu durumda Hz. Hatîce hepsinden üstündür. Maksat, ilmî seçkinlik, dinî hizmet, Hz. Peygamber’in talimat ve tebligatını yaymak ise, bu hususta hiç kimse Hz. Âişe’ye denk olamaz.” (Nedvî; Âişe, 267/268)
Anlaşılan odur ki, üstünlük izafîdir. Hz. Peygamber dışında hiç kimsenin, Allah katındaki mevkiine ilişkin söz söylenemez.
Gerek Şiî ve gerekse Sünnî yazarlar politik ekollerin mensupları olarak, aşırılıktan kurtulabilmiş değillerdir. Bunların tespitlerini, bu gerçeği unutmadan değerlendirmek, bilimsel düşünce adına, en erdirici yol olur kanısındayım. Bu ekollerin biri ya da öteki, özellikle bazı konularda tarafsızlığı iyice yitirebilmekte ve tam duygusal kalabilmektedir.
HZ. PEYGAMBER’İN ÖLÜMÜNE KADAR ÂİŞE
Tarihe “Müslümanların annesi ve Son Peygamber’in eşi” olarak geçmiş bulunan Hz. Âişe, Arap Yarımadası’nın Mekke şehrinde doğup büyüdü. Annesi, Kinane soyundan Ümmü Ruman, babası Teym soyundan Ebu Bekir diye tanınan Abdullah, lakabı Sıddıka ve Hümeyra, ünvanı Ümmül Müminîn’dir. Anne ve baba tarafından, Mekke’nin ileri gelen ailelerinden olan Âişe, yaşadığı kentin iffet, cömertlik, asalet ve bilgi ile seçkinleşmiş bir kişisi olan Ebu Bekir evinde doğup büyüdü ve bu evde, devrinin ve çevresinin en iyi terbiyesini alarak yetişti. Bir rivayete göre İslam’ın zuhurundan dört yıl sonra, diğer bir rivayete göre ise çok daha önceki bir tarihte doğmuş olan Âişe, Son Peygamber’in ilk bağlıları arasına giren babasından, çok küçük yaşlarda İslam terbiyesini de alarak yetişti.
Eşi Hatîce’yi kaybeden Son Peygamber, kendisine hem ev işleri ve çocukların bakımında yardımcı olacak, hem de İslam’a davet faaliyetlerinde destek olacak eşlere ihtiyaç duydu. Bunun için, bir yandan yaşlı ve dul bir kadın olan Sevde’yi, öte yandan da en yakın arkadaşı ve iman dostu olan Ebu Bekir’in kızı Âişe’yi istetti. Ebu Bekir, kızını daha önceden Mut’ım adlı bir hemşehrisinin Cübeyr adlı oğluna söz verdiğini, bu kişinin isteğinden vaz geçmesi halinde Hz. Peygamber’in isteğine olumlu cevap vereceğini bildirdi. Esasen Mut’ım ailesi, bir Müslüman olan Ebu Bekir’in kızını almaktan vazgeçmişti. Bu aile putperest idi ve bu ailenin hanımı: “Bu Müslüman kız evime girerse oğlumu dininden eder.” diye endişeleniyor ve kocasına: “Bu kızı evime sokmam.” diyordu. Burada bir noktaya dikkat çekmek isteriz: Asrısaadet mütercimi merhum bilgin Ömer Rıza Doğrul’un da üzerinde ısrarla durduğu bu nokta şudur: Genel kanaat, Hz. Âişe’nin Hz.Peygamber tarafından istendiği zamanda altı yaşlarında olduğu yolundadır. Fakat şu Mut’ım olayı, Doğrul’un da isabetle belirttiği gibi, bunun kabul edilmesini zorlaştırıyor. Çünkü Hz. Peygamber’in isteği, İslam’ın zuhurundan on yıl sonradır. Âişe o sırada altı yaşındaysa nübüvvetten dört yıl sonra doğmuş olmalıdır. Daha ilk günlerde Müslüman olmuş bir Ebu Bekir’in, putperest bir aileye kzını gelin vermek üzere anlaşmış olması, bu şartlar altında nasıl mümkün olabilir? Anlaşılan odur ki, Âişe, Ebu Bekir’in Müslüman oluşundan epey önce, bir putperest aile tarafından istenmiş ve babası da bunu kabul etmiştir.
Eğer bu istek, Ebu Bekir’in Müslümanlığı kabulünden sonra olsaydı, Peygamber dostu bir Ebu Bekir, kızını bir putperest aileye asla vermeye kalkmazdı. O halde, Âişe, Müslümanlığın zuhurundan önce doğmuş ve hatta, o sıralarda, bir aile tarafından gelin edilmek üzere istenecek duruma gelmişti. Bunu, Arap Yarımadası iklim şartları içinde düşünürsek, Âişe’nin İslam’ın zuhurundan en az beş, altı yıl önce doğmuş olduğunu kabul gerekir. Buna göre de, Âişe’nin, Hz. Peygamber tarafından istendiği sırada, en az on dört, on beş yaşlarında olması icap eder.
Ebû Bekir, Mut’ım ailesiyle konuştu ve onların, eski taleplerinden vaz geçtiklerini öğrendikten sonra Hz.Peygamber’e, isteğinin kabul edildiğini bildirdi. Ebu Bekir bu arada Allah Elçisi dostuna şunu sordu: “Biz seninle kardeş değil miyiz? Peki, nasıl oluyor da sen benim kızımla evlenmek istiyorsun?” Ebu Bekir, Araplar arasında ki “Birbirini kardeş eden kişilerin adlı eserin kızları onlar tarafından eş olarak alınamaz.” geleneğine işaret ediyordu. Her söz ve davranışı, ya bir yaratılış kanununu yeniden belirleyen veya bu kanunlara ters düşen âdeti yıkmak olan Hz.Peygamber gülümsedi ve Ebu Bekir’e dedi ki: “Sen benim kan bağıyla kardeşim değilsin, din kardeşimsin. Bu benim, Âişe’yi istememe engel değil.” (Taberî, 3/161 vd.) Hemen işaret edelim ki, Hz. Peygamber-Âişe evliliği, bundan başka daha birkaç putperest âdetin yıkılmasına yarayacak ve Müslümanlara örneklik edecektir.
Hz. Peygamber, Âişe ile Sevde’yi aynı zamanda isteyip nikâhlamasına rağmen, Âişe ile evliliği üç yıl sora olacaktır. Sebep olarak, genellikle Âişe’nin küçüklüğü gösterilmektedir. Küçüklüğü ifade için hangi yaşı esas alırsak alalım, Âişe’nin o sıralarda kız arkadaşları ile ev dışında oynamaktan büyük zevk alan bir çocuk veya genç kız olduğu kesindir. Diyor ki: “Allah Resûlü’ne nikâhlandığımda ben ev dışında kız arkadaşlarımla salıncak oynuyordum.
Saçlarım örgüler halinde omuzlarımdan asılıyordu. Nikâhlandıktan sonra annem beni dışarı bırakmaz oldu. Ve annem bana Allah Elçisi ile evlenmiş bulunduğumu belirtti.” Âişe’nin bu oyun merakı burada bitmeyecek ve hayatı boyunca oyundan zevk almaya ve oynamaya devam edecektir. Kütübi Sitte’den Ebu Davud’un bildirdiğine göre, Hicretin 7. yılında vuku bulan Hayber Seferi’nden, hatta bir ihtimale göre, daha ileri bir zamanda meydana gelen Tebük Seferi’nden sonra Medine’ye evine gelen Hz. Peygamber, Âişe’yi arkadaşlarıyla birlikte oynarken buldu.
Ortada kanatlı bir de hayvan vardı. Hz. Peygamber bunun ne olduğunu sorduğunda Âişe: “Bu attır.” cevabını verdi . Hz Peygamber: “Atın kanadı olur mu?” dediğinde ise Âişe şöyle söyledi: “Neden olmasın, ey Allah Resûlü, Hz. Süleyman’ın atı kanatlı değil miydi?” Hz. Peygamber bu zeki cevabı çok beğendi ve gülümsedi… Âişe’nin oyun ve eğlence merakı Peygamber evinde de tabii imkânlar ölçüsünde, giderilmiştir. Bütün güzellikleri, en mükemmel anlamda benliğinde toplayan Allah Resûlü, elbette ki oyun ve latifenin de en ideal biçimde örneklerini veriyordu. O bu yolda, en büyük peygamber olmanın gerektirdiği tavır ve tarza uyarak, ümmetine örnek oluyordu. Latifeyi çok severdi. Bir yerde: “Ben de şakalaşır, latife ederim, fakat bunları yaparken de yalnız gerçeği söylerim.” buyuruyor. Oyuna gelince, Hz. Peygamber’in hayatlarında oyun da vardı. Güreşirdi, hem de Arap Yarımadası’nın en büyük pehlivanını yere serecek kadar ustalıkla. Koşardı. Bu koşular zaman zaman eşi Âişe ile olurdu. Bundan bin beş yıl önce bir çöl okyanusu içinde: “Çocuklarınıza yüzme öğretiniz, bir babanın çocuğuna olan borçlarından biri de ona yüzme öğretmesidir.” diyerek sporun önemine peygamber sözüyle dikkat çeken, odur.
Hz. Peygamber’in, Âişe’nin oyun ve eğlenmesine katılımı bazen karşılıklı masal ve hikâye anlatmak şeklinde de oluyordu. Şimdi, nikâhlanma noktasında bıraktığımız Peygamber-Âişe beraberliğine dönelim.
Nikâhtan üç yıl kadar sonra, büyük Hicret meydana geldi. Zulüm ve işkenceden kaçan Müslümanlar evlerini, mallarını Mekke’de bırakıp iman ve canlarını kurtarmak için Medine’ye göçtüler. Medine onlara kucak açtı, iman kardeşleri Medineli Müslümanlar tüm varlıklarını onlarla paylaştılar. Ancak Medine’nin yumuşak ve rutubetli iklimi Mekkeli Müslümanlara çok dokunmuştu. Birçoğu hastalandı. Hastalananlar içinde Ebu Bekir ve Âişe de vardı.
MEHİR YOK Kİ…
Hastalık devresi geçince Ebu Bekir, Hz. Peygamber’in huzuruna çıkıp şöyle dedi: “Ey Allah Resûlü, neden nişanlını kendi evine almıyorsun?” Yüce Peygamber’in cevabı şu oldu: “Mehir meselesi, ey Ebu Bekir. Âişe’nin mehrini ödeyecek durumum yok şu sırada.” Ve borç verilen para alındı ve Âişe’nin mehri ödendi. Ve Âişe, Hicret’in üstünden birkaç ay geçtiği bir sırada Hz.Peygamber’in evlerine geldiler.
Nikâhları Şevval ayında kıyılmıştı üç yıl önce, düğünleri de Şevval ayında yapıldı. Her davranışı, insanlık için bir veya birkaç ölçü getiren Hz. Peygamber’in bu “Şevval ayında nikâhlanıp evlenme” davranışı da bir ölçü getirdi. Bir bâtıl ve hurafeyi yıkmaktı bu… Araplar, Şevval ayında nikâh ve düğünü uğursuz sayarlardı. Sebep de bu ayda görülmüş olan büyük bir salgın hastalıktı. Âişe diyor ki: “Allah Resûlü ve benim mutlu nikâh ve evliliğimiz bu hurafeyi yıkmıştır.” Gerçekten de sahabiler bundan sonra eskinin aksine, Şevval ayında daha çok düğün yapar oldular. (Buharî. nikâh)
Yine bir hurafeye uyularak, düğün alayının önüne ateş yakılır ve yeni evliler ilk beraberliklerini evlerinin dışında bir çadırda geçirirlerdi. Bunun aksini yapmak, uğursuzluk sayılırdı. Hz. Peygamber-Âişe evliliği bunun da aksini gelenekselleştirdi. Muazzez Resûl, yeni eşiyle doğruca evine indi. Ve düğün alayı Böylece, bir düğün aracılığıyla, birkaç musallat hurafe, aynı anda yıkılmış oluyordu.
Hz. Resûl’ün Âişe Valide’yi getirdiği ev, kaynaklarda şu şekilde anlatılıyor: “Hz. Âişe’nin gelin olarak geldiği ev bir konak, bir saray değildi. Allah Resûlü’nün Benu Neccâr mahallesindeki Mescid-i Nebevî çevresinde çok sayıda küçük odacıkları vardı. Hz. Âişe’nin meskeni, bu küçük odalardan biriydi. Bu odacık, Peygamber mescidinin doğu tarafına düşüyordu. Odanın kapısı mescide açılıyordu. Hz. Âişe’nin bu ikametgâhı, Peygamber mescidinin bir sahanlığı sayılabilirdi. Öyle ki, Allah Elçisi, Âişe Valide’nin odasından mescide çıkar, itikâfa girdiği zamanlarda elini odaya uzatır ve bir şey isterdi. Odanın genişliği 6-7 arşından ibaretti. Duvarlar topraktan, tavan hurma ağaç ve yapraklarındandı. Yağmurların sızmaması için tavanın üstüne bir kilim örtülmüştü. Yükseklik bir adam boyundan biraz fazla idi. Kapıda bir örtü asılıydı.
Bu odanın bütün eşyası bir sedir, bir hasır, bir yatak, bir yastık, un ve hurma koymak için birer çanak, bir su kabı ve su içmeye yarayan bir kâseden ibaretti. Bu odacık bir nur kaynağı idi, fakat burada maddî anlamda bir kandil yakmak, ev sahibinin genellikle gücü dışında kalıyordu.”
Daha ilk andan itibaren dikkat çekmektedir ki, Peygamber evinin, dünya nimetleri bakımından durumu, iyi olmak bir yana, sıkıntılarla doludur. Bu evin taşıdığı engin ve önünde ateş yaktırmadı. ölümsüz mutluluğu fark edebilmek için madde zevklerinin üstünde ve ötesinde birtakım yetenekler ve zevkler gerekir. Peygamber hanımlarının, genelde bu zevkleri ve yetenekleri taşıyan kişiler olduklarını söylemek borcundayız. Ancak bunun kadar gerçek bir nokta daha vardır: Müminlerin anneleri, nihayet birer kadın olarak Peygamber evindeki açık yoksulluk ve maddi sıkıntıdan zaman zaman şikâyetçi olabilmiş ve hatta Allah Elçisi’ne karşı tavır alabilmişlerdir. Zengin ve itibarlı bir ailenin üzerinde titrenen bir çocuğu olarak büyüyen Âişe, bu tavır almada elbette pay sahibi olacaktı.
Fakirliği öven, dünya nimetleri yerine sonsuzluk nimetlerini koymanın değerini gösteren bir çok hadisin kendisine hitaben söylenmiş olması da gösteriyor ki, Hz. Âişe, sözünü ettiğimiz noktada Hz. Peygamber’in dikkatini çekecek bir davranış sergilemiştir. (Tirmîzî. zühd; İbn Sa’d, 1/981 vd) Ama tekrar belirtelim ki, bütün Peygamber hanımları gibi o da bu duygu ve arzularına mağlup olmamış, sonsuzluğu tercih etmede Hz. Peygamber’le beraberliğini zedelememiştir.
Kendisini sevmeyi, yoksulluk ve dünya nimetlerinden mahrumiyetle âdeta eşleştiren Allah Elçisi, bu gerçeği, hayat arkadaşı Âişe’ye de açıkca bildirmişti. Şöyle diyor eşine hitaben: “Ey Âişe! Eğer benimle olmak istersen şu dünyadan nasibin, bir yolcunun, bineği üstünde yiyebileceği şey kadar olsun. Zenginlerle oturup kalkma sakın. Yamatıp giymedikçe bir elbiseyi eski diye atma sakın.”
ÇİLEYE SABIR
Allah Elçisi, ele geçen bütün nimetleri başkalarına dağıtıp inkılabın çilesini, ev halkıyla birlikte göğüslemeye devam ediyordu. Yoksulluğuna ek olarak, hastalanmış da bulunan kızı Fâtıma’nın, alınan esirlerden bir yardımcı istemesini reddetmiş, süslü püslü giysilerle gördüğü Hasan ve Hüseyin’e dönüp bakmamış, dikkat çekici perdeler asıldığı için, Hz. Ali’nin evine girmemiş bir Peygamber’in bu konuda ne kadar kararlı olduğu ortada idi. Bu tavır, Ali-Fâtıma ailesince, şikâyet konusu yapılmamışsa da, Peygamber hanımları aynı kararlılığı gösterememişlerdir.
Onların şikâyetlerini tahrik eden söylentiler de vardı. Sahabi hanımlarının zaman zaman, Peygamber evi sakinlerine, neden diğer Müslümanlara açılan imkânlardan yararlanmadıklarını sorduklarını ve bu durumu hayretle karşıladıklarını görmekteyiz. Eskimiş giysileri yamadığını gören bir sahabi hanımı Hz. Âişe’ye şöyle demişti: “Allah size onca imkânı vermişken, bundan yararlanmıyor, böylesine sıkıntılara katlanıyorsunuz!…” Hz. Âişe’nin cevabı şu oldu: “Sen beni rahat bıraksana. Eskisi olmayanın, yenisi hiç olmaz.”
Kısacası, Peygamber evinde sergilenen tavır, dünya nimetlerinde başkalarını kendine tercih, çile ve gayrette ise kendini öne sürme tavrıydı. Bunun, bütün peygamberlerin tavrı olduğunu Kur’an bize gösterdiği gibi, Son Peygamber de bu evrensel gerçeğe leke düşürmemek için akla gelebilecek en büyük titizliği göstermiştir.
Madde ve ruh alanlarında önder olan peygamberlerin, nimetleri başkalarına, zahmet ve çileyi kendilerine ayırmalarının adı Kur’an’da îsardır. Îsar, bizzat Kur’an’ın ifadesiyle, “başkalarının mutluluk ve rahatını, kendi mutluluk ve rahatına tercih etmektir.” (Haşr, 9) Îsarın bir davranış tarzı ve ahlak gerçeği olarak belirginleşmesi, İslam düşüncesinde fütüvvet diye ifade edilmiş ve fütüvvetin en mükemmel temsilcisi olarak da Hz. Ali gösterilmiştir. Peygamberlerin ve peygamberliğin ayırıcı niteliklerinden biri olan îsar ahlakı, insanoğlunun en güvenilir önder ve koruyucularının peygamberler olduğunu gösteren, sarsılmaz delillerden biridir.
Kur’an, ardından gidilecek kişilerin, “çağrı için ücret istemeyen kişiler” olduklarını belirtir. (Yâsîn, 21) Böyle bir çağrıyı üstlenen önderin iki niteliği vardır: Îsar ve evvâhlık. Gerçekten de Kur’an, peygamberlerin nitelikleri arasında onların evvâhlıklarını da koymaktadır. Peygamberler tarihinin damga şahsiyetlerinden biri olan Hz. İbrahim’in kişiliğinde örnekleştirilen evvâhlık, îsar ahlakının psikolojik temelini vermektedir. Îsar ise evvâhlığın sosyolojik görünüşüdür. Nedir evvâhlık?Evvâh, çok inleyen, ağlayan ve başkalarının dertleri yüzünden hep kederli ve bağrı yanık olan kişi demektir. Kur’an’a göre, peygamberin bir niteliği de evvâh olmasıdır. O bütün insanlık için didinen, gam çeken bir evvâhtır.
Îsar ve evvâhlığın gerektirdiği ahlak ve davranışta temel prensip hep vermek ve hiçbir şey istememektir. İslam düşüncesinde, Cüneyd el-Bağdadî tarafından, “cennete giden yolların en kestirmesi” olarak tanımlanan bu tavır, günlük hayatta şu şekilde ortaya çıkmaktadır: Önderin, hitap ettiği toplumdaki hayat seviyesinin en alt basamağında yaşaması. Hz. Peygamber ve onun Ehlibeyti’nin hayat düsturları bu olmuştur. İnsan ruhuna saltanat kuran düşünceler, ya doğrudan peygamber öğretisi, yahut da dolaylı olarak o öğretiden kaynaklananlardır. İnsanoğlu, yalnız ve yalnız bu düşüncelere gönülden bağlı kaldı. Bunun içindir ki, bilim, sanat, teknik vs. gibi alanların, insanlığa birçok yenilik hediye eden dehaları, hiçbir zaman peygamberleri ikinci plana itemedi ve itemeyecektir.
Anlaşılan odur ki, ehramları yapan deha Mûsa’nın, Roma dehası İsa’nın ve günümüzün göklere tırmanan ilim ve teknik fethinin babaları da Muhammed’in arkasında kalmaya ve onların erişilmez saygınlıklarını, gıpta ile seyretmeye mahkûmdurlar. Bu neden böyledir? Cevap, îsar ve evvâhlık gerçeğinde aranmalıdır. İnsanoğlu, peygamberlerin benliklerinde kendisi için feda olan bir ruh, bütün nimetleri başkalarına, bütün ıstırapları kendine ayıran bir gönül bulmaktadır. Bütün nimetleri başkalarına, bütün çileleri kendine ayırmak, peygamber tipini, hükümdar ve filozof tipinden ayıran temel özelliktir ve az önce sıraladığımız ilim, sanat ve teknik üstünlükler, işte bu özelliğe yenik düşmektedir. Kur’an bu niteliğe Yâsîn Suresi, 21.ayette dikkat çekmektedir. Bu özelliğin evrensel çapta sahibi bulunan Son Peygamber, insanoğluna verdiği onca hizmet karşılığında insandan yalnız hatırlanmak, yalnız sevgi beklemiştir. (Şûra, 23)
Son Peygamber’in, şuraya kadar belirtmeye çalıştığımız tavrı üzerinde, daha aydınlatıcı bilgiler vermek için kaydedeceğimiz bazı tablolar bize, konumuz için Hz. Âişe bahsinde de ilginç anekdotlar sunacaktır. İşte birkaçı: Hz. Âişe anlatıyor: “Ensardan bir kadın evimize gelmişti. Hz. Peygamber’in yattığı yatağı gördü. Birbirine dikilmiş iki deri parçasıydı. Kadın hemen evine gidip içi yün doldurulmuş bir yatak getirdi Hz. Peygamber için. Allah Elçisi eve geldiklerinde bu yatağı görüp ne olduğunu sordular. Ben, durumu anlattım. Hz. Peygamber, yatağın derhal geri gönderilmesini emredip şöyle buyurdular: “Allah’a yemin ederim ki, ey Âişe, eğer ben istesem Allah benim için şu dağları altın ve gümüş haline getirir.” İçlerinde Hz. Âişe’nin de bulunduğu birçok sahabi bize haber veriyorlar ki, Allah elçisi, bütün hayatı boyunca hep maddî sıkıntı içinde olmuştur.
Bunda şaşılacak bir taraf yoktur. Çünkü Hz.Peygamber ve Ehlibeyt’in aile reisi Ali, bütün zamanlarını İslam’ı yaymak için didinmekle geçiriyorlardı. Kendileri için, aile ocaklarından kalan bir iki şey dışında tek gelir kaynağı, harp ganimetleri ve sadaka mallarından alacakları pay olabilirdi. Harp ganimetleri, Hz. Peygamber devrinde önemli bir yekûn tutmamıştır. Kaldı ki gerek Hz. Peygamber gerekse Hz. Ali, akıl almayacak kadar cömert olduklarından ellerine geçen ganimet paylarını, kısa sürede yoksullara veya İslam için çalışanlara dağıtıyorlardı.
Bunları saklayarak nemalandırmak veya ihtiyaçları için kullanmak yönüne asla gitmemişlerdir. Sadakalara gelince, bunlara el sürmeyi, kendine ve aile fertlerine bizzat Hz. Peygamber yasaklamıştır. Yığılmış zekât hurmalarından, bir tanesini ağzına koyan küçük torunu Hasan’ın ağzından o hurma tanesini kendi elleriyle çıkarıp torununu azarladığını biliyoruz. Hal böyle olunca, Peygamber evindeki günlük hayatın, maddî sıkıntılarla geçmesinde garipsenecek bir yan kalmaz. Yine sahabilerden öğreniyoruz ki, Hz. Peygamber bu dünyadan ayrıldıklarında, özel zırhı, birkaç ölçek buğday karşılığı, bir Yahudi tüccarda rehin bulunuyordu. Yıllarca onun hizmetinde bulunmuş Enes b. Mâlik anlatıyor: “Hz. Fâtıma, Allah Elçisi’ne bir gün bir parça ekmek getirmişti. O, bu ekmeği yemiş ve şöyle demişti:
‘Ey Fâtıma. Babanın ağzına üç günden beri ilk giren ekmek bu oldu.” Âişe, vefatlarından sonraki yıllarda bir gün ağlıyordu. Sebebi sorulduğunda şu cevabı verdi: “Yemek yiyip karnımın doyduğunu hissettiğimde hep böyle ağlarım. Çünkü Allah Elçisi ve çektikleri aklıma gelir. O, peygamberler peygamberi, bazen aylar geçerdi de ekmekten bile doymazdı.” (İbn Sa’d, 1/390)
CÖMERT ÂİŞE
Birkaç tablo ile örnekleştirmeye çalıştığımız maddesel sıkıntılar yönü buydu Peygamber evinin. Bu sıkıntılara katlanıyordu Âişe. Âişe ki baba ocağında çok itinalı bir şekilde beslenip büyütülmüş seçkin Mekkelilerden biridir. Ve bu seçkin aile kızı, çektiği onca sıkıntıya rağmen hep veren el olabilmiş ve gururundan asla fedakârlık göstermemiştir. Kaynaklar, onun hediye dahi kabul etmediğini belirtmektedir. O, daha değerlisi ile karşılık vermeyeceği bir hediyeyi asla kabul etmemiştir.
Bir keresinde, Irak tarafından gelen ganimetler arasında çıkan bir inciyi, gazilerin de oluruyla ona göndermişlerdi. Hz. Âişe, devrin halifesi Ömer tarafından gönderilen bu inciyi almakla birlikte, şöyle demekte gecikmemiştir: “Rabbim, beni Ömer’in hediyelerini almak için yaşatma.”
Hz. Âişe’nin cömertliği, sahabiler tarafından çeşitli vesilelerle dile getirilmiş ve herkesçe gıpta ile izlenmiş bir keyfiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Esasen bu, bütün Peygamber evi sâkinlerinin ortak tavrıdır. Ancak, zengin ve itibarlı bir aile içinde yetişen Âişe Valide, bu peygamber huyuna çok daha rahatlıkla ve çok daha ileri boyutlarda ısınabilmiştir. Âişe Valide cömertliğine örnek olacak birkaç söz ve anekdot vererek bu konuyu aydınlatalım:
Sahabilerden biri şunu söylüyor: “Âişe çok cömertti. Onun yetmiş bin dirhemlik bir parayı, kendisini tanımasınlar diye, örtüsünün arkasına saklanarak dağıttığına şahit olmuşumdur.” İslam tarihinin en büyük kaynaklarından biri olan İbn Sa’d’da şu satırları okuyoruz: “Bir yerden, Peygamber evine gönderilen hediye iki torba parayı, hemen o gün yoksullara dağıttı. Ramazandı. Akşam, iftar sofrasında çok basit şeylerin yer aldığını gören yardımcısı kadın, şunu söylemekten kendini alamadı: ‘O dağıttığınız paranın bir tek dirhemiyle şu sofr yiyecekler alabilirdiniz…’ Âişe dinledi ve şu cevabı verdi: ‘Böyle bir şey aklıma bile gelmedi.”
Onun, Peygamber evindeki bu yücelik belirtisi tavrı, muazzez eşinin bu âlemi terk etmesinden sonra da aynen devam etmiştir. Biz onun, kendisine kamu kaynaklarından bağlanan paranın, yıllığını birden alıp hemen dağıttığını biliyoruz. Ve biliyoruz ki, dünya malı adına sahip olduğu tek şeyi olan evini, Şam Kâhyası diye anabileceğimiz Emevî polikacısı Muaviye’ye satıp parasını yoksullara dağıtmıştır. Tarihçi İbnül Cevzî onun bu niteliklerini şu cümle ile ifadeye koyuyor: “Sahabiler içinde ondan daha cömerti yoktu.” (Ahkâmu’n-Nisa,43)
Hz. Âişe’nin büyük ruh zenginlik ve asaleti, bir kadın olarak, ev içinde zaman zaaman kızgın ve incitici tavırlar takınmasını engellememiştir.
Bu tavırların Hz. Peygamber’i, gerçekten üzenleri olduğunu da söylemek durumundayız. Ancak şunu da eklemek gerekir ki, bu üzüntü ve kırgınlıklar çok kısa sürüyor ve aile içi huzur ve anlaşma, galibiyetini hemen koruyordu. Bir keresinde Âişe’nin odasına, gözlemesi için bir esir konmuş, Âişe kadınlarla söze daldığından, esir fırsat bulup kaçmıştı. Hz. Peygamber içeri girip esirin kaçtığını görünce kızmış ve anıza çok güzel “Ne yaptın sen Âişe, ellerin kırılsın.” demiş, ardından da evden çıkıp gitmişti. Döndüğünde eşinin ellerini birbirine sürterek hiddetli bir halde dolaşıp durduğunu gören Hz. Peygamber bunun sebebini sordu ve şu cevabı aldı: “Bana beddua ettiniz. Şimdi ben hangi elim kırılacak diye beklemekteyim.” Hz. Peygamber, bu sözü duyunca üzüldü ve bedduasının hayırla sonuçlanması için dua etti. (İbn Hanbel, 6/52)
Kaynakların tetkiki gösteriyor ki eşler arası dargınlık hallerinde, Âişe’nin babası Ebu Bekir, bazen kızının lehine ağırlığını koyabiliyordu. Yine böyle bir müdahale sırasında Hz. Peygamber, bunalmış olacak ki, Ebu Bekir’e şöyle dedi: “Kızın Âişe yüzünden beni suçluyor musun, ey Ebu Bekir?” Bu sözdeki serzeniş gerçekten ağırdı ve Allah Elçisi’nin iyice rahatsız olduğunu gösteriyordu. Ebu Bekir bunu derhal anladı ve hatasının büyüklüğü altında ezildiğini göstermek için de elleriyle göğsüne, başına vurmaya başladı. Bu derin pişmanlığı gören yüce Peygamber, her zamanki gibi affını kullanarak şöyle dedi: “Ben bunu yapmanı istememiştim, ey Ebu Bekir.”
Hz. Peygamber, insanların en mükemmeli, en iyi huylusu olarak dargınlık ve kızgınlıkları en kısa zamanda unutur yle demişti Hz. Âişe’ye: “Ben senin, bana kızgın olduğun zamanla, benden memnun olduğun zamanı hemen anlarım. Kızgın zamanlarında yeminlerinde ‘İbrahim’in Rabbine yemin ederim ki…’ dersin. Oysaki memnun olduğun zamanlarda, ‘Muhammed’in Rabbine yemin olsun ki…’ diye söze girersin.” Âişe Valide bu tesipiti doğruladı ve memnuniyetini ifade etti.
Allah Elçisi, Âişe’nin gençlik heyecanıyla izah edilebilecek birçok titizliğine, duygusallığına, ilahî yumuşaklığı ve engin müsamahası ile yaklaşır, gerginlik belirten dakikaları, sahneleri bir sıkıntıya meydana vermeden ortadan kaldırırdı. Eşinin oyun, eğlence cinsinden makul isteklerine olumlu cevap verir, hatta zaman zaman bu oyun ve eğlencelere, kendisi de katılırdı. Kaynaklar, Resûl’ün bazen Âişe’ye, güzel şarkı söyleyen şarkıcılar tavsiye ettiğini bile yazmaktadır. (Buharî. hüsnül muâşere)
Hz. Âişe’nin de, muazzez eşine karşı tavrı, genelde ve anlaşmaya, tatlılığa çevirirdi. Eşini kızgın gördüğü zaman, tatlı sözlerle onu teskin eder, gönlünü alırdı. Bir keresinde şö buydu. Cömertlik, dostluk ve hizmetin en büyük temsilcisi Allah Elçisi, sık sık misafir getirirdi eve. Âişe bu misafirlere, memnunlukla yemek hazırlar, sofra kurardı. (Ebu Davud, edeb)
İKİ AŞIRILIK
Hz. Peygamber-Âişe arası kırgınlık ve dargınlıklar bahsinde, Şiî kaynaklar tarafından ısrarla öne sürülen ve esas gerçeklerden biri gibi savunulan husus, Hz. Âişe’nin Ehlibeyt’i sevmemesi, Ali’ye, Fâtıma’ya karşı olması şeklinde ifade edilebilir. Böyle bir iddiaya haklılık tanımak kolay değildir. Şunu hemen söyleyelim ki, kaynakların, Ehlibeyt, özellikle Ali ve Fâtıma hakkında kaydettikleri en övücü sözlerden birçoğunun sahibi, Hz. Âişe’dir. Bir Peygamber hanımı ve sahabilerin ilk sıralarda gelen bilginleri arasında yer almış bir şahsiyet olan Hz. Âişe’nin, bazı kişisel kırgınlıklarını, Ehlibeyt gibi bir grubun yüceliğini inkâra sebep yapması düşünülemezdi ve böyle bir şeyin olmadığı da apaçıktır.
Bugün, Ali-Fâtıma bahsinde, bu iki yüce şahsiyetin üstünlüklerini, İslamî belge halinde ispata yarayan ve Peygamber sözü olarak kaydedilen beyanların sahibi, Hz. Âişe’dir. Onun, her nedense Ali’ye karşı kırgın ve soğuk bir tavır içinde olduğu kesindir, ama bu ne onun Ali’ye, ne de Ali’nin ona saygısına gölge düşürmüştür. O kendisine sorulan soruların birçoğunu cevaplamak için Hz.Ali’ye gönderirdi. Çünkü onun erişilmez ilmî gücünü takdir etmekteydi. Onların almış bulundukları Muhammedî terbiye, duyg ve kişisel tutumların, evrensel gerçekleri ve yetenekleri inkârlarına asla müsaade etmez ve etmemiştir. Şuraya kaydedeceğimiz, Hz. Âişe kaynaklı birkaç söz, bu tespitimizin doğruluğunu göstermeye yeter kanısındayız. Diyor ki Hz. Âişe: “Allah Resûlü katında insanların en sevimlisi Fâtıma ile onun kocası Ali idi.” Ve “”Allah Elçisi’nden sonra en mükemmel insan, Fâtıma idi.” (Ebu Nuaym; Hilye, 2/42; İbn Abdrabbih; el İkd, Fâtıma bahisleri)
Bu sözler de göstermektedir ki, Hz. Âişe, Ali’ye karşı soğukluk ve kırgınlığını Ehlibeyt’in kadrini inkâra asla vesile yapmamıştır. O, ruh ve bilgisinin büyüklüğüyle uyumlu olarak kişilerin haklarını ve gerçekleri oldukları gibi dile getirmekten geri kalmamıştır. Duygular ve hatalara gelince, bunlar insanın ayrılmaz parçalarıdır. Ve Hz. Âişe de hata etmiştir. Ve yaptığı hataları bizzat kendisi ifadeye koymuştur. Özellikle, Hz. Ali’ye karşı tavır alışından duyduğu pişmanlık çok derindir. Bunları, ileride Cemel olayını anlatırken göreceğiz. Bize düşen, insanların kalplerinde dönüp duran şeyleri araştırmak değil, onların tarihe mâl olmuş söz ve tavırlarını esas almaktır.
Bu ölçüde hareket ettiğimizde Âişe ile Ehlibeyt arasında kin usal ve çekişmenin varlığını kabul etmemiz mümkün olmamaktadır. Esasen, Allah Elçisi Hz. Muhammed’e sevgi ile, Ehlibeyt’e kinin bir gönülde birleşmesi İslam gerçeğine ve yaratılış kanunlarına ters düşer. Ve biz, Hz. Âişe’nin Allah Resûlü’nü, Allah Resûlü’nün de onu sevdiğini kesinlikle bilmekteyiz. Bu tespit, bütün sahabi kadrosu için geçerlidir. Sonradan gelen bazı “gayretliler”in sahabi yaftası yapıştırdıkları “müellefetül kulûp” ile, irtidat vs. gibi sebepler yüzünden sahabilik vasfını yitirenlerin durumu, elbetteki istisnadır. Onlar, ister Âişe savunucusu, isterse Ehlibeyt müdafii olarak ortaya çıksınlar, esasta Muhammedî olan her şeye yabancıdırlar. Tek gayeleri, çıkarlarıdır.
Âişe-Resûl beraberliğinde, tamemen duygusal planda kalan ve Hz. Âişe’nin genel tavır ve tespitlerine asla etki etmeyen bir nokta daha vardır. Bütün kaynaklarda dikkatimizi çeken bu nokta Hz. Âişe’nin, bir kadın, eşini sevgilerin en yücesiyle seven kadın olarak diğer Peygamber hanımlarına duyduğu kıskançlıktır. Hemen söyleyelim ki, insan gerçeği ve fıtrat kanunları karşısında bu keyfiyet bir kadın için eksiklik değil, meziyet ve fazilettir. Özellikle, kendisini sevmek Allah’ı sevmenin en emin delili olan Son Peygamber’le ilgili bir kıskançlık en büyük meziyetlerden biri olarak değerlendirilmelidir. Kıskanılan eşin, bundan zaman zaman şikâyetçi olması, hatta rahatsızlık duyması, bu gerçeği değiştirmez.
Konuyu bu şekilde belirledikten sonra, Hz. Âişe’nin, özellikle Hz. Hatîce söz konusu edildiğinde çok kıskanç bir hanım olduğunu söyleyebiliriz. Hatîce bahsinde de görüldüğü gibi, Hz. Peygamber, ilk eşi ve kader arkadaşı Hatîce’ye daima en yüksek mevkii tanımış ve hiçbir eşine, ona verdiği değeri vermemiş, duyduğu saygıyı duymamıştır.. Onun erişilmez yeri ve değeri saklı kalmak şartıyla, Âişe Valide diğer bütün Peygamber hanımlarından önde gelmektedir: Bilgi, zekâ ve güzellik bakımından… Şunu da ekleyelim: Hz. Âişe, Hz. Peygamber eşleri içinde okuma-yazma bilen üç kişiden biri olarak da şeçkindi. (Buharî. teliful Kur’an)
İleride de görüleceği gibi, Zeynep ve Hafsa Valideler, güzellikte onunla aynı çizgide görülmekle birlikte, Âişe Valide onları bu bakımdan da daima ikinci planda bırakmıştır. Hz. Peygamber, Hz. Âişe’nin bu seçkinliğini her zaman ifade etmiş ve daha uzun süre onunla birlikte olmayı yeğlemiştir. Çağrılı bulunduğu yerlere genellikle onunla gitmiş ve bazen, çağrıya olumlu cevap vermeyi, Âişe’nin de davet edilmesi şartına bağlamıştır. Âişe de bu sıcak ve sürekli ilgiye her zaman layık olmaya çalışmış ve daima karşılık vermiştir. Gece ve gündüz, normal zamanlarda ve seferlerde hep Allah Resûlü’nün yanında olmuştur. Resûl ile bütün ibadetlerde beraberdi. Onunla, namazlarının hemen tamamında beraber olurdu. Oruç, umre ve hac gibi ibadetlerde de Hz. Peygamber’in yanından ayrılmamıştır. Ramazan sonlarına doğru, mutlaka itikâfa giren Allah Elçisi, hemen bütün itikâflarında eşi Âişe’yi de yanında aynı şeyi yapar halde bulmuştur.
Hz. Âişe’nin Allah Elçisi ile bu yakından ve sürekli beraberliği, diğer Peygamber eşlerince anlayışla karşılanmakla birlikte, zaman zaman onların şikâyetlerine de yol açmıyor değildi. Hatta, bir keresinde bu anneler birleşerek, Hz. Fâtıma’yı Hz. Peygamber’e göndermiş ve Âişe’ye gösterilen ilginin kendilerine gösterilmesini de istemişlerdi. Fâtıma, durumu Hz. Peygamber’e söylediğinde: “Sen de benim sevdiğimi sevmez misin?” sorusuna muhatap olmuş ve geri dönmüştü. Hanıml başkasını, Peygamber eşi Ümmü Seleme’yi göndermişlerdi. Ümmü Seleme durumu Hz. Peygamber’e anlattığında o, şu cevabı vermiş ve bahsi kapatmıştır: “Ey Ümmü Seleme! Âişe konusunda beni daha fazla sıkıştırma. Bilirsin ki, ilahî vahiy bana hep onun barınağında inmektedir.” (Nesâî, nisa)
Bütün bu seçkinlik ve itibar, Hz. Âişe’nin yüce Peygamber’e olan derin sevgisi yüzünden, yine de onu doyurmuyor ve diğer eşleri her fırsatta kıskanıyordu. Kaynaklar bu konuda bize açık ve ilginç bilgiler vermektedir. Birkaçını buraya alalım:
Faziletler âbidesi ve Allah Elçisi’nin gönlünde her zaman müstesna bir yerin sahibi olan Hz. Hatîce, öylesine çok anılır, öylesine çok sevilir ki Hz. Peygamber tarafından, onun ölümünden sonra Resûl evine gelmiş bulunan Âişe, yine de Hatîce kıskançlığını derinden hisseder. bu kez, Peygamber katında Buharî, eserinin tatavvu, (farz olmayan ibadetler), İmam Mâlik ise gece namazı bahsinde bize şunu bildiriyorlar: Allah Resûlü sık sık namazına kalkardı. Yine bir gece namaza kalkmışlardı. Hz. Âişe uyandığında Peygamberimizin odada olmadığını gördü ve onun öteki hanımların yanına gitmiş olduğunu düşündü. Kendisinin ifadesiyle buna çok kızdı ve hemen Peygamber’i aramaya koyuldu. Bir de ne görsün, Allah Elçisi gece karanlığında bir köşeye çekilmiş, secdeye kapanmış halde Allah’a yalvarmaktadır. Hz. Âişe, büyük bir pişmanlık duydu ve yerine döndü. Ne gariptir ki bu pişmanlık Âişe’nin, daha başka gecelerde yine aynı tavrı sergilemesine engel olmayacaktır.
Kur’an’da bir ayetin (Tahrîm, 1) inişine sebep teşkil eden ve Hz. Âişe’nin Hz. Peygamber’i kıskanmasına da güzel bir örnek olan şu olayı verelim: Peygamber hanımları, Medine Mescidi yanındaki odalarda kalmaktaydılar. Hz. Peygamber, ikindi namazını kıldıktan sonra, âdetine uygun olarak bütün hanımlarını ziyaret eder, onlarla bir süre otururdu. Bir ara her nasılsa, Hz.Peygamber’in, Zeynep Valide yanında birkaç gün gibi itibarı olan bir uzun bir zaman kaldığı dikkat çekti. Hz. Âişe, işe koyulup olayın sebebini araştırdı ve anlaşıldı ki, bir sahabi Hz. Peygamber’e bir miktar bal göndermiş ve bal Zeynep’in odasındadır.
Balı çok seven Allah Elçisi, Zeynep’le bu balın bitimine kadar kalma yönüne gitmiştir. Hz. Âişe, Peygamber eşlerinden Hafsa ve Sevde’yi de kandırarak şöyle bir oyun hazırladı: “Peygamber, kötü kokulardan nefret eder. Sevmediği kokulardan biri meğâfir çiçeğinin kokusudur. Eğer biz, onun ağzını koklayıp da: ‘Ağzın meğâfir kokuyor, yoksa meğâfir çiçeği yemiş arıların balından mı tattın?’ dersek, maksat hasıl olur.” Söylenen yapıldı ve kötü kokulardan nefret eden yüce Peygamber, bir daha bal yemeyeceğini söyledi. Bunun üzerine, bal yememe gibi bir yasak getirilmiş oluyordu. Kur’an’ın bu ayetini, kendisinden sonra gelen ayetlerle irtibatlandırıp iyla olayı diye bilinen vaka ile bu bal olayını birbirine katan yazarlar vardır. Büyük İslam bilgini Nedvî’nin de belirttiği gibi, bu bir hatadır ve Kur’an ayetlerini yanlış değerlendirmeden kaynaklanmaktadır. (Nedvî, 111-113)
BEN ÖLÜRSEM…
Allah Elçisi eşini, sevgilerin en derini ile seven Âişe Valide zaman zaman sorardı: “Ey Allah Elçisi, cennette senin hanımların kimler olacak?” Yüce Peygamber tebessüm eder ve şöyle cevap verirdi: “Sen de onlardan birisin ey Âişe.”
Hz. Âişe’nin, Allah Resûlü’nü kıskanması bazen çok güzel latifelerin meydana gelmesine de sebep oluyordu. Ömrünün son yıllarına doğru bir gün, Allah Elçisi, eşiyle konuşuyordu. Âişe başının çok ağrıdığını söyleyerek alnını ovdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber: Âişe, eğer sen benden önce ölürsen, seni kendi ellerimle yıkar, kefenler ve mezara indiririrm.” dedi. Hz. Âişe şöyle konuştu: “Evet öyle. Bunu yapar, ardından da benim odama yeni bir hanım getirirsin.” Hz. Peygamber bu sözden çok hoşlandı ve tatlı tatlı güldüler. (Buharî, marza)
Hz. Âişe, Peygamber eşinin, bütün sevgisini kendi üstünde toplamak isterdi. Bu, bir sevgi kanunu olduğu kadar, bir kadınlık tabiatıdır da. Bunun için o, sık sık kendi farklı yanlarını ifadeye koyar, diğer hanımlara üstünlüklerini sayıp dökerdi. Bir yerde şöyle diyor: “Benim, öteki Peygamber hanımlarına on tane üstünlüğüm vardır. 1. Evlendiği tek bâkire hanım benim, 2. Anne-babası Muhacir olan tek eşi benim, 3. Allah benim doğruluğumu ilahî vahiy ile ispatlamıştır. (İfk olayı), 4. Cebrail benim resmimi bir kap içinde Peygamber’e gösterip ‘Bununla evlen’ demiştir, 5. Resûl, bir tek kaptaki sudan yalnız benimle yıkanmıştır, 6. Ben önünde iken namaz kıldığı halde başka biri olunca kılmazdı, 7. Benimle birlikte olduğu zamanlarda ona vahiy gelirdi, 8. Ruhunu teslim ettiğinde başı benim kucağımdaydı, 9. En son cinsel ilişkiyi benimle kurmuştur, 10. Benim odamda defnedilmiştir.” Bir başka yerde bu üstünlüklerine şunu da ekliyor: “Cebrail’i benden başka hiçbir Peygamber hanımı görmemiştir.” (İbn Sa’d, 8/65)
Açıktır ki, Hz. Âişe burada, tamamen kendi farklılıkları olan noktalara değiniyor. Esasen onun genel çerçevede dikkat çeken üstünlükleri çok daha fazladır. İleride ele alacağımız “bilginliği” konusu, bunların başında gelir. Ayrıca ibadet hayatı bakımından fevkalade üstündü. Hemen bütün yıl aralıklarla oruç tutar, hemen her gece namaza kalkar, Allah Resûlü ile teheccüd kılardı.
Cebrail, sahabiler içinden bir tek kişinin şekline bürünmüş olarak gelmiştir: Dihye. Yine Cebrail’in, Dihye suretinde geldiği bir sırada Hz. Âişe onu görmüş ve Hz. Peygamber’e bu mutluluğunu haber vermişti. Resûl bunun bir insan için bahtiyarlık olduğunu söylemiş ve ilave etmişti: “ Ey Âişe! Cebrail sana selam gönderiyor.” Âişe şöyle karşılık verdi: “ O ulu misafire de benden selam olsun.”
CESUR VE MERHAMETLİ
Hz. Âişe, son derece cesur ve komuta yeteneğine sahip bir yaratılışta idi. Bunu, ileride Cemel olayını verirken yakından göreceğiz. Burada hemen söyleyelim ki, İslam tarihçileri onun Bedir Harbi’ne katıldığı, Uhud gibi bir harpte hemşirelik görevi yaptığı hususlarında tereddüt etmemektedirler. Hz. Âişe’nin, geceleri kalkıp tek başına mezarlıklara gidebildiğini, Hendek Harbi’nde bütün kadınların kale içinde saklandığı bir sırada, tek başına kaleden çıkıp harbe katılmaya kalktığını, fakat Resûl’ün bunu engellediğini de kaynaklardan öğreniyoruz. (Buharî, Uhud Gazvesi)
Âişe Valide’nin cömertliğinden söz etmiştik. Onun üstünlüklerine eklenecek bir husus da engin merhametidir. Özellikle çocuklara karşı tavrı ünlüdür. Çok sayıda çocuk alıp büyütmüş ve yetiştirmiştir. Bilhassa yetimlere karşı sınırsız bir acıma duygusu taşıyordu. Onları alıp besler, büyütür, eğitir ve evlendirirdi. Kendisinin çocuğu yoktu ve herhalde bundan etkilenmiştir. Araplar, kendilerini çocuklarıyla künyelerlerdi ve bu onlar için bir şeref sayılırdı. Hz. Âişe, çocuğu olmadığı için böyle bir künyeyi nasıl alacağını düşünmüş ve arzusunu Hz. Peygamber’e açmıştı. Peygamberimiz de onu yeğeni Abdullah’a izafeten künyelemişti: Ümmü Abdullah diye…
İFK OLAYI VE TANRISAL AKLAMA
Kur’an’ı okuyan her insan, onun ayetleri içinde en çok adı geçen gruplardan birinin de “Münafıklar” olduğunu görür. Ve görür ki, Kur’an, küfürden çok münafıklık (nifak da denir), yani içi başka, dışı başka olma, riyakârlık halinden şikâyetçidir. İlahî kitabın daha ilk ayetlerinden itibaren bu husus açık bir biçimde dikkat çekmektedir. Ve Kur’an’da, “münafıklar” adıyla bir de sure bulunmaktadır. Bu, sebepsiz değildir. Gerçekten de kuruluş devrinde Müslümanların en büyük belası münafıklık ve münafıklar olduğu gibi, sonraki devirlerde sergilenen korkunç felaketlerin arkasında da münafıklık vardır. Bu satırların yazarı, İslam’ı, Hz. Peygamber’in ölümünden çok kısa bir süre sonra yozlaştırmaya başlayan ve büyük inkılabın insanlık dünyasına sunacağı nimetlerin birçoğunu, Peygamber tavrının rotasını saptırarak“müellefetül kulûp” u ve Emevî zihniyetini de münafıklık içinde ele alır ve bu zihniyeti Medine münafıklığının, saltanat koltuğuna oturmuş bir devamı sayar. Otuz yıllık araştırma ve inceleme süresi bunun aksini kanıtlayacak en küçük bir ipucu ortaya çıkarmamıştır.
Bu girişin konumuzla ilgisi nedir? Nedvî’yi dinleyelim: “Müslümanların Medine’ye geldikten sonra karşılaştıkları zorluklar, Mekke’de karşılaştıkları felaketlerden başka mahiyettedir. Medine’de, münafıklar denen bir zümre ortaya çıkmıştı. Bunların işi-gücü Müslümanlar aleyhinde birtakım tertipler planlamaktı. Münafıkların İslam’a düşmanlıkları, en çirkin ve adi cinstendi. Çünkü bunlar, dıştan dost görünen, fakat için için en feci ve ümmeti birbirine düşürerek çürüten ve sinsi taarruz ve ihanetlerde bulunan insanlardı. Gerçek şu ki, Müslümanlık Medine’de en samimi ve en seviyeli dostlarını kazandığı gibi, en riyakâr ve en gaddar düşmanlarını da karşısında buldu.”
Münafıkların saldırı hedefi, daha çok Müslümanların şeref ve haysiyetleri idi. Bunlar, Müslüman aileler içinde birtakım karışıklıklar çıkarmak için akla gelmedik oyun ve hilelere başvururlardı.
Münafıklığın en belirgin tutkusu iftiracılıktır. Kur’an’a dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Ona-buna iftirayı meslek ve yöntem haline getiren kişi ve gruplar tartışmasız bir biçimde münafıktır. Bunlar, yaftaları ne olursa olsun, nifakın çocuklarıdır.
Münafıkların, andığımız faaliyetlerden biri ve belki de en büyüğü Hz. Âişe gibi bir kişinin iftira hedefi olarak seçilmesi idi. Bu iftira ve bozgunda muvaffak olmak, Ebu Bekir gibi önemli bir kişiyi, bir Peygamber dostu ve kayınpederini, bizzat Peygamber’le çekişme ve çatışmaya sokmak olurdu ki, İslam’a düşman bir zihniyet için bundan daha emin bir koz düşünülmezdi. Bu fırsat her zaman kollandı ve nihayet hicretin 5. yılında Necid yakınlarındaki Benu Mustalik seferi sırasında ele geçti.
Benu Mustalik seferi öyle büyük bir harbe sahne olacak cinsten değildi; oldukça basit bir çekişme idi. Münafıklar, büyük bir tehlikenin olmadığını bildiklerinden bu sefere çok sayıda temsilcileri katılmıştı. Hz. Peygamber, bu seferde yanına, eş olarak Hz. Âişe’yi almıştı. Hz. Âişe süse, takıya meraklı bir insandı. Nitekim, bu seferde de kız kardeşi Esma’dan aldığı yeni bir gerdanlığı boynuna takmıştı. İfk sıkıntısına işte bu gerdanlık sebep olacaktır.
Daha seferin başından itibaren münafıklar faaliyete geçtiler. Müslümanları birbirlerine düşürmek için birkaç hamle yaptılar. Münafıkların başı diye ünlü olan Abdullah b. Übey, durmadan fitne çıkarıyordu. Kur’an bu fitnelerden bazılarını Hz.Peygamber’e haber vermekteydi. Fakat Hz. Peygamber bu adamların sözde de olsa, “Müslümanım” demelerine itibar etmek zorunda kalıyordu. Bunları tek tek bildiği ve kendisine: “Bunların boynunu vuralım” diye birçok kez müracaatta bulunulduğu halde o: “Böyle bir şey yaparsam, ‘Muhammed ashabını kesiyor’ diye yaygara koparırlar.” cevabını veriyor ve zümreye sabırla katlanıyordu.
Nihayet sefer yapıldı ve geri dönüldü. Dönüş sırasında bir yerde konaklandığında, Hz. Âişe, ihtiyaç gidermek için kafileden uzak bir yere gitmişti. İhtiyacını giderdi ve döndü. Fakat gerdanlığı boynunda yoktu. Tekrar geri dönüp gerdanlığı aramaya koyuldu. Gece karanlığı henüz çözülüyordu. Ordu, hareket emri almıştı. Hz. Âişe, tahtırevanı içinde zannedildi ve yola çıkıldı. Hz. Âişe gerdanlığı bulup döndü, fakat ordu gitmiş, ortada kimseler kalmamıştı. Nasıl olsa benim yokluğumu fark eder, gelip alırlar diyerek orada beklemeye başladı. İslam ordusunun epey gerisinden daima Müslüman izciler gelirdi. Ve nitekim bir süre sonra bu işle görevlendirilmiş bulunan ve hem Muhacir, hem de bir gazi olan Safvân b. Muattal çıkageldi.
Ordunun, konaklama yerinde bir şey bırakıp bırakmadığını araştırırken Hz. Âişe’yi gördü ve her Müslüman’ın yapması gerekeni yaptı. Kur’an’ın bütün müminlere anne olarak tanıttığ devesine bindirdi ve yola koyuldular. Bir süre sonra orduya ulaşıldı ve Hz. Âişe kendi devesine bindi. Safvan, görevini yapmıştı. Ve olay, benzeri her zaman olabilecek basit bir olaydı. Fakat, münafıklar rahat dururlar mı? Yaygara başladı: Allah Elçisi’nin muazzez eşini, iffetsizlikle suçluyorlardı. Günümüzde, yan yana görülen her karşı cins grubunu benzeri ithamlarla suçlayan ruhu bozuk kişi ve kliklerin, şurada andığımız münafıkların ruhsal torunları olduğu kuşkusuzdur.
Dedikodu, bir süre, Hz. Peygamber ve Âişe’den saklandı ise de, nihayet herkesin duyacağı bir hale geldi. Hz. Peygamber, Âişe ile konuşmuyordu. Ortalık birbirine karışmıştı. Her an bir felaket çıkabilirdi. Hz. Âişe, böyle bir iftira karşısında perişan olmuş, hastalanmış ve babasının evine taşınmıştı. Herkes bir şey söylüyordu. Bazıları da (Hz. Ali de bunlardan biridir.) Hz. Peygamber’e ı Peygamber eşini, gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, bu kadını boşa, bu iş bitsin. Sizin için kadın mı yok!” diyorlardı. Hz. Peygamber, söylenenleri dinliyor, hep dinliyordu. Öte yandan Safvân, bu, iffet ve kahramanlığı ile ünlü sahabi, kendisinin böyle korkunç bir iftiraya karıştırılmasını kılıcıyla temizlemeye kalkmış, aleyhinde konuşulanları tepelemek üzere Medine sokaklarında dolaşmaya başlamıştı. Müslüman kanı akmak üzereydi. Kim haklıydı? Yaygarayı koparanlar mı, Âişe mi? Tek ışık, ilahî vahiyden gelecekti. Ve geldi. Hz. Peygamber’in beklentisi bitmiş ve Kur’an’ın, iftira illetini yasaklayan, lanetleyen evrensel mesajları, bu olayla irtibatlı olarak inmiş ve insanlığın zihnine kazınmıştı. (Nûr Suresi, 11–17). Esasen, Kur’an’ın bütün ayetleri, bu gibi olaylarla ilintili bir şekilde iniyor ve emir veya yasak halinde prensipler, unutulmayacak bir hadiseyle irtibatlandırılıyordu. Mesajın insan hafızasına işlenmesi ve kalıcılığının gücü bakımından en ideal yol Peygamber eşi aklanmış, münafıkların boyunları bir kez daha bükülmüştü. Âişe Valide’nin annesi: “Kızım, haydi git , Peygamberimize teşekkür et” dediğinde Hz. Âişe, çok ünlü olan şu cevabı vermişti: “Vallahi, Allah’tan başka hiç kimseye teşekkür etmem. Beni Allah akladı. Peygamber’e bile teşekkür borcum yoktur.”
Sonuç olarak diyeceğiz ki: Hz. Âişe; insan hayatında ve insanlık tarihinde en yıkıcı rollerden birini oynamış ve oynamaya devam edecek olan iftira ve özellikle kadınlara iftira konusunu, evrensel dinin evrensel mesajları arasında dile getirmeye vesile olmak gibi çileli bir işin vasıtası olarak, bizzat Yaratıcı tarafından kullanılmak gibi büyük bir bahtiyarlığın da sahibi olarak, hürmet ve takdire layıktır. Esasen, bütün Peygamber evi halkı, kendi buydu elbette. insanlık için bir veya birkaç fedakârlığı üstlenmiş, bir yığın çileyi göğüslemiş ruhlardı.
<!–[if !supportLists]–>A. HZ. PEYGAMBER’DEN SONRA ÂİŞE<!–[endif]–>
Kur’an, Hz. Peygamber’in eşlerini “müminlerin anneleri” olarak tanıtır.(Ahzab; 6, 53) Hz. Âişe de bir ümmet annesi olarak Müslüman toplumda yerini alacak ve gerekli saygı ve itibarı görecekti. Ve görmüştür de. Politikadan Kur’ansal ilimlere kadar birçok konuda takındığı farklı, hatta problem çıkarıcı tavır, onun görmesi gereken saygıya hiçbir zaman gölge düşürmemiştir. Binlerce kişinin ölümüne sebep olan Cemel olayından sonra kendisine kılıç çektiği Hz. Ali’nin bile onu “anne”diyerek saygıların en deriniyle karşılayıp evine uğurladığını biliyoruz. Büyük sahabilerin onu zaman zaman annelik ve Peygamber evi mensubu olma niteliklerine ters düşmekle suçladıklarını görebilmekteyiz. Ancak, bu sahabilerin bile ona saygıda kusur etmemeye özen gösterdikleri tartışma dışıdır.
Hz. Peygamber’in vefatı ardından halife seçilen Ebu Bekir, Âişe’nin babasıydı. Ebu Bekir’in yaklaşık iki yıl süren devlet başkanlığı devrinde Hz. Âişe’nin rahat ve sakin günler geçirdiği kuşkusuzdur. Bu süre içinde sergilediği bir davranıştır ki, daha sonra onu rahatsız edecek ve pişmanlığa itecektir. Bu, Hz. Peygamber’in vefatı ardından Fedek toprağını isteyen Hz. Fâtıma ve ev halkına bu toprağın verilmesini engellemede rol almasıdır . (Buharî. ferâiz; vesaya)
İkinci halife Ömer devrinde bütün Peygamber hanımları ve özellikle Hz. Âişe refah ve itibarın zirvesine çıkmışlardır. Halife Ömer, Hz. Peygamber’in hanımlarından her birine onbin dirhemlik yıllık gelir bağlamıştı. Bu miktar, Buharî ve Müslim’in de kaydettikleri gibi, Hz. Âişe için on ikibin dirhem olarak öngörülmüştür. Halife, bu farklılığın gerekçesi olarak Âişe’nin Peygamberimiz katındaki yerinin farklılığını göstermiştir.
Ömer ayrıca ganimet vs. gibi gelirlerden Peygamber eşlerine paylar ayırırdı. Bu paylarda da Âişe’nin farklı tutulduğunu görüyoruz.
Halifenin bu nazik tavrı Hz. Âişe tarafından karşılık görmüştür. Şöyle ki; Ömer, kendisinin Hz. Peygamber’in yakınına, birinci halife Ebu Bekir’in yanına defnedilmesini arzu ediyordu. Bu arzusunu ölümüne yakın bir sırada Hz. Âişe’ye iletti ve şu cevabı aldı: “Ben babamın yanındaki o yere kendimin defnedilmesini düşünüyordum. Fakat madem ki Ömer oraya defnedilmek isityor, bu imkânı ona vereceğim.” İzni alan Halife, yakınlarına şunu söylemeyi de unutmamıştır: “Cenazem de Âişe’nin iznini yeniden isteyin ve izni o zaman da tekrarlarsa beni Ebu Bekir’in yanına defnedin. Aksi takdirde öteki mezarlığa gömün.”
Hz. Âişe verdiği izni tekrarladı ve Ömer, arkadaşı Ebu Bekir’in yanına defnedildi.
Hz. Âişe’nin hem sıkıntılarının hem mücadelelerinin hem de politik ve askerî bir lider olarak sahneye çıkışının hazırlayıcı sebepleri üçüncü halife Affân oğlu Osman zamanında zuhûr etmiştir.
Şu bir gerçek ki, Hz. Âişe’nin halife Osman’ı desteklemesi fnedilmek üzere yola çıktığında kayıtsız ve şartsızdı. Bununla birlikte Osman’ın yönetim şeklini bütünüyle beğendiğini söylememizi engelleyen belgeler vardır. Osman’ın Emevîler’e karşı zaafı, devlet imkânlarını onlara âdeta peşkeş çekmesi, özellikle Mervan ve Said b. As gibi Hz. Peygamber’in kesin tavır aldığı kişilere sürekli itibar göstermesi bütün sahabiler gibi Hz. Âişe’yi de rahatsız ediyordu.
Fakat, her şeye rağmen Osman’a karşı tavır almamakta direnmiştir.
Osman aleyhindeki gelişmeler nihayet doruk noktasına ulaştı ve Halife’nin barınağı kuşatıldı. Tam bu sırada Âişe’nin Mekke’ye doğru yola çıktığını görüyoruz. Ve olanlar oldu, Osman öldürüldü. (h. 36) Osman’ın öldürüldüğünü duyan Hz. Âişe Mekke’den Medine’ye doğru yola çıkmıştı. Yolda Hz. Ali’nin halifeliğe getirildiğini duyduğunda söylediği şuydu: “Osman’ın kanını istemek Müslümanlığın şerefidir.” Bu söz bir anlamda “Ali’ye karşı çıkacağım ve bu karşı çıkışın gerekçesi olarak da Osman’ın öldürülmesini kullanacağım.” demekti. Nitekim, aynı mantıkla yola çıkan H üzerine Âişe’nin etrafında kümelendiler. Hz. Ali’ye bey’at etmiş gibi görünen Talha ve Zübeyr Âişe’nin yanında yer almakta gecikmediler.
Ve Hz. Âişe, etrafında toplananların önerilerine uyarak yolunu değiştirdi ve Medine yerine Basra’ya yöneldi. (Taberî, 4/440–455)
Bağlılarıyla birlikte Basra’ya geldiğinde halkı etrafına topladı ve sahip olduğu bütün seçkinlikleri sayıp döktüğü şu tarihsel konuşmayı yaptı: “Ey insanlar! Benim, üzerinizde annelik hakkım vardır. Size öğüt vermek seçkinliğini taşıyorum. Allah’a tam boyun eğenden z. Ali muhalifleri, özellikle Emevîler bu başka hiç kimse benim karşımda konuşamaz. Tanrı Elçisi, başını benim göğsüme yaslamış olarak can verdi. Ben onun eşiyim.
Allah beni her hal ve şartta korumuştur. Müminle münafık, bana karşı tavırlarıyla belli olmuştur.
Teyemmüme ilişkin Kur’an hükmü benim vücut verdiğim bir olay üzerine inmiştir. Benim babam Müslümanlığı kabul edenlerin üçüncüsüdür. Hira Mağarası’nda Hz. Peygamber’e arkadaşlık eden de benim babamdı. Sıddîk lakabını alan ilk insan da benim babamdır. Hz. Pey memnun olduğu için hastalğı sırasında onu imam tayin etti. Peygamberimizin ölümünden sonra Müslümanlık bağı gevşemeye başladığında onu benim babam güçlendirdi. Münafıklığın önünü benim babam aldı. Dinden çıkma olaylarının kökünü kurutan, Yahudiler’in bozgunlarını durduran benim babamdır. O, bütün fesatları durdurdu., bütün sıkıntılara çare buldu, susuzlara su verdi, yolsuzlukları silip süpürdü ve Allahına ondan sonra kavuştu.
Babamın yerine geçen kişi de aynı değerleri korudu. Düşmanları hizaya getirip cahilleri bağışladı. gamber benim babamdan sözü İslam’ın yükselmesi uğruna gece gündüz çalıştı. Her yerde, her konuda Müslümanlara önderlik etti.
Şimdi bana bu askerlerle neden yola çıktığımı soracaksınız. Söyleyeceğim şudur: İsyan ve bozgun peşinde değilim. Bütün içtenliğimle söylüyorum: Allah’tan istediğim, İslam’a hizmetin zirveye çıkması ve Allah’ın bize yardım etmesidir.”
Bu sırada Hz. Âişe’nin önemli kişilere mektuplar yazarak onları kendisiyle beraberliğe çağırdığını görüyoruz. Bu kişilerden biri de Zeyd b. Sühan’dır. Diplomasi ve askerlikte önemli bir isim olan Zeyd’e şöyle yazdı Âişe: “Müminlerin annesi, Hz. Peygamber’in sevgili eşi Âişe’den seçkin evlat Zeyd Bu mektubu alır almaz bize katılmak üzere yola çık. Eğer gelip bize katılmazsan hiç değilse halkı Ali’den soğutmaya çalış.”
Zeyd’in bu mektuba verdiği cevap şudur: “Senin seçkin oğlun olmam, giriştiğin bu işten vazgeçmene ve evine çekilip oturmana bağlıdır. Eğer bunu yapmazsan sana ilk karşı çıkan ben olacağım.” Zeyd şunu eklemeyi de unutmadı: “Allah, Müslümanların annesine acısın. Allah ona evinde oturmayı, bize de savaşmayı emrettiği halde o, emrolunduğu şeyi terk edip bize yüklenen görevleri üstlenmeye kalktı.” (Taberî, 4/476–477)
Bizim çalışmamız, Müslümanlar arası harpler tarihi değildir. Bu yüzden Hz. Âişe’nin taraflardan biri olduğu Cemel olayını ayrınt istemiyoruz. Kısa birkaç cümleyle konuyu kapatmak üzere, şunları söyleyeceğiz:
Hz. Âişe’nin komutanlığını bir deve üzerinde yürütmesine bakılarak Cemel (deve) savaşı diye anılan bu olayda on bin civarında Müslüman’ın kanı akmıştır. (Taberî, 4/539) Gerekçe, Osman’ın katillerini yakalamaktı. Bir devlet reisine silah çekmiş insanların cezalandırılmasını üstlenmiş bulunan yeni devlet başkanına karşı çıkmak, isyancıları cezalandırmak diye sunuluyordu. O sıralarda Hz. Âişe’nin huzuruna çıkan bir grup liderinin şu sözleri çok düşündürücüdür: Taberî’nin kaydına göre bu lider Âişe’ye şöyle demiştir: “Ey Müslümanların annesi! Sulh peşinde koştuğunuzu söylüyorsunuz, Osman’ın katillerini cezalandıracağım diyorsunuz. Acaba, tuttuğunuz yolun hangi sonuçlara varacağını düşündünüz mü? Beş yüz katili cezalandıracağım derken beş bin kişinin kanını akıttınız. Şimdi bu beş bin kişinin kanı uğruna daha kaç bin kişinin kanı akacaktır bir düşünün.”
Hz. Âişe de hatasını anlamış ve duyduğu pişmanlığın acısını son nefesine kadar içinde taşımıştır. Hz.Ali’nin yirmi bin, Hz.Âişe’nin otuz bin askere komuta ettikleri ve sonunda Âişe’nin inadı uğruna onca insanın kanının akmasından başka bir işe yaramayan Cemel olayının ardından mağlup komutan Âişe’yi saygıyla Medine’ye uğurlayan askerler, müminlerin annesinden şu sözleri dinliyorlardı: “Yemin ederim ki, Ali’ye karşı hiçbir kırgınlığım ve küskünlüğüm yoktur.” Daha sonra o, şöyle diyecektir: “Keşke yirmi yıl önce ölmüş olsaydım da Cemel gününü görmeseydim.”
İbn Sa’d bize bildiriyor ki, Hz. Âişe, Cemel’den sonraki günlerinde Kur’an’ın “Ey Peygamber hanımları evinizde oturun.” ayetini okur, Cemel olayına yol açmasından duyduğu üzüntüyü dile getirir ağlardı. Hz. Âişe’nin bu pişmanlığının derinliğini anlamamızda Buharî’nin şu kaydı da önemlidir: Âişe, ölümüne yakın günlerde Hz. Peygamber’in yakınına defnedilmemesini, Cemel hatası yüzünden bu hakkını yitirdiğini söylemiş ve ağlamıştır.
Bahsi kapatırken Taberî’nin bir kaydına daha yer verelim: Savaş bitince Hz. Ali Âişe’nin rahat bir şekilde evine ulaşmasını sağlamak için her türlü tedbiri alıp gereken emirleri verdikten sonra bizzat kendisi Âişe’nin hazırlanmasına ve yola çıkarılmasına öncülük etti. Hz. Ali’nin en yakın arkadaşlardan biri olan büyük şehit sahabi Ammâr b. Yâsir, Cemel günü Âişe’ye dil uzatan bir askere öfkesini şöyle dile getiriyordu: “Sus! Alçak, edepsiz adam. O, Allah Resûlü’nün sevgili hanımı ve cennette de eşidir.”
Aynı Ammâr, uğurlamakta oldukları mağlup komutan Âişe’ye: “Anacığım! Senin şu halin, temsil etmen gereken duruma ne kadar ters, değil mi?” dediğinde Hz. Âişe boynunuu bükerek şu cevabı vermiştir: “Doğru söylersin ey Ammâr! Sen zaten doğruyu söylemenle ünlüsün.” Ammâr, Müslümanların annesinin bu tanıklığı karşısında tebessüm eder ve şöyle der: “Hakkımda böyle bir tanıklığı senin dilinden ifadeye koyan Allah’a hamd olsun.” (Taberî, 4/545-546)ılı bir şekilde anlatmak b. Sühan’a:
HZ. ÂİŞE’NİN ÖLÜMÜ
Hz. Âişe h. 85 yılının 17 Ramazan günü akşam üstü ölmüştür. Ölür ölmez defnedilmesini vasiyet ettiğinden o gece defnedildi.
Vasiyetleri arasında Hz. Peygamber’in yanına defnedilmemek de vardı. Gerekçesini şöyle gösteriyor: “Hz. Peygamber’den sonra hatalar işledim, onun yanına defnedilmeye yüzüm yoktur.”
Büyük sahabi İbn Abbas ölüm döşeğinde onun yanına gelmiş ve : “Ey Âişe Anne! Mutlu ve ümitli öl.” demişti. Âişe’nin cevabı şu oldu: “Neye dayanarak mutlu ve ümitli öleyim?” İbn Abbas ona, Hz. Peygamber katındaki seçkin yerini hatırlatınca Âişe şu cevabı vermişti: “Bunları bana anlatma ey İbn Abbas. Keşke hiç yaratılmasaydım. Keşke görevini aksatmadan yapan ve Allah’ı şaşmadan tesbih eden bir ağaç olsaydım.” (İbn Sa’d. 8/75)
Hz. Âişe, eşi Hz. Peygamber’den sonra işlediğini söylediği hataların pişmanlık acıları içinde Allah’ın ve Hz. Peygamber’in huzuruna gitti. O biliyordu ki Hz. Peygamber bir gün, eşlerine hitaben şöyle demişti: “İçinizden biri, önemli bir fitnenin başına geçecek ve çevresinde çok insan öldürülecektir.”
<!–[if !supportLists]–>A.
HZ. ÂİŞE’NİN İSLAM İLİM VE DÜŞÜNCE TARİHİNDEKİ YERİ<!–[endif]–>
Hz. Âişe’nin İslam düşünce ve ilim tarihindeki yeri bağımsız bir eserin konusu olacak önemdedir. Biz burada onun İslam ilimlerine ve Kur’ansal düşünceye hizmetlerini çok genel çizgileriyle değerlendireceğiz.
Âişe, Ebu Bekir gibi ekonomik ve kültürel yönden seçkin bir kişinin kızı olarak iyi bir aile ve çevre içinde büyüdü. Bu maddesel imkânlara ek olarak tabiat ana onu hayranlık verici bir hafıza ile donatmıştı. 60, 70 hatta 100 beyitlik bir şiiri bir iki dinleyişte rahatlıkla ezberleyebiliyordu.
Hz. Peygamber’in okuma-yazma bilen üç hanımından biri de oydu. (Buharî. te’lifü’l-Kur’an) Hz. Peygamber’le çocuk denecek yaşta başlayan beraberliği Tanrı Elçisi’nin son nefesini verdiği ana kadar gece-gündüz devam etmiştir. Bu beraberlik, din ilimlerinin özellikle fıkıh ve tefsirin vazgeçilmez isimleri arasına Âişe’nin de girmesini sağlamıştır. Gerçekten de Hz. Âişe’yi yok saydığınızda din ilimlerinin kayıpları telafi edilmeyecek kadar büyük olmaktadır. Hz. Peygamber’le kesiksiz beraberliği diğer birçok insanın bilgisi dışında kalmış çok hassas konuların kaynaklara geçmesine yaramıştır.
Rivayet ettiği hadislerin sayısı ikibinin üstünde gösterilmektedir. Bunların bir kısmının, onun adına izafetle uydurulduğu kuşkusuz olmakla birlikte, oldukça önemli sayıda rivayetinin varlığını kabul zor değildir. Çünkü gece-gündüz Hz. Peygamber’in beraberinde idi. Âişe bu hadislerin temel hedeflerini, din, hukuk ve mantık açısından illetlerini göstermiş onları tahlil ve yorum konusu yapmıştır.
Esasen, Hz. Âişe’nin gözardı edilemez bilimsel ve fikirsel katkılarının temelinde onun bu yorum ve tahlil gücü yatmaktadır. Bu güç onun Arap dilini, özellikle Arap şiirini iyi bilmesi yanında hür düşünceye, kritiğe, hurafelerden nefrete saygı duyan yaratılışından da besleniyordu.
Arap diline vukuf, Arap şiirini iyi bilmekten geçer. Âişe bu bakımdan çok şanslıydı. Elinde yetiştiği babası Ebu Bekir, Arap şairlerinin, yazdıklarını tashih ettirdikleri bir edipti. Ebu Bekir’in bu seçkin durumu Âişe üzerinde çok etkili olmu yaşlarda şiirle meşgul olmaya başlayan Âişe ünlü Arap şairlerinin birçok şiirini ezberlemişti. Örneğin, şair Ka’b b. Mâlik’in çok uzun kasidelerini ezbere okurdu. Şunun da altını çizmek gerekir ki Müslüman şairlerin, Hz. Peygamber’i taşlamak için yazılan putperest şiirlere verdikleri cevap-şiirlerin hemen tamamına yakınının metinini Hz. Âişe’nin hafızasına borçluyuz. Onun hafızası depoluk görevi yapmasaydı bu şiirlerin tarih sayfalarına geçmeleri mümkün olmayabilir veya çok az kısmıyla mümkün olabilirdi.
Şunu da ekleyelim ki, başta Hassân b. Sabit ve Abdullah b. Revâha olmak üzere büyük sahabi şairler şiirlerini Hz. Âişe’ye gösterir, onun tashihine sunarlardı.
Şiire, bu demektir ki, Arap dili ve edebiyatına bu vukufu Hz. Âişe’yi dinsel metinler üzerinde tahlile ve fikirsel konular üzerinde diyalektik bir yaklaşımla tartışmaya götürüyordu. Tahlil ve tenkitlerindeki cesur tavrını Hz. Peygamber karşısında bile sergilemekten çekinmemiştir.
Onun, hür düşünce, tahlil ve kritiğe tutkunluğuna en güzel kanıtlardan biri de Mirac’la ilgili tavrıdır. Bilindiği gibi, genel kanı Mirac’ın ruh ve ceset beraberliğinde gerçekleştirdiği yolundadır. Bir başka genel kanı, Mirac’ta Hz. Peygamber’in Allah’ı gördüğü şeklindedir.ştur. Çok erken Hz. Âişe bu iki görüşe de karşı çıkmıştır. Ona göre Mirac gecesi Hz. Peygamber’in bedeni yatağından hiç ayrılmamıştır. Mucize yolculukta olup biten her şey ruhsaldır. (İbn İshak. Paragraf,462) Hz. Peygamber’in Allah’ı gördüğü iddiasına, Âişe’nin verdiği cevapsa şudur: “Bunu söyleyenler yalancıdırlar.” Hz. Âişe buradan hareketle, Allah’ın görülebileceği yolundaki görüşü de “tüyler ürpertici bir iddia” olarak nitelendirir ve kendi kanısını Kur’an ayetleriyle ispatlar.
Tam bu noktada Hz. Âişe’nin, din ilimlerinin çeşitli kollarında sergilediği tenkitçi ve yaratıcı tavrı gösterecek birkaç örnek daha verelim:
Halife Ömer, sabah ve ikindi namazlarından sonra güneşin doğuş ve batışına kadar namaz kılınmaz diyordu. Hz. Âişe, Ömer’i bu konuda kuruntu üretmekle itham etmiş ve şöyle demiştir: “Yasak olan, güneşin tam doğuşu ve tam batışı sırasında namaz kılmaktır. Çünkü bunda güneşe tapanlara benzeme söz konusu olur. Bunu, sabah ve ikindi namazlarının arkasından namaz kılınmaz şekline getirmek yanlıştır.”
Bazı sahabiler: “Sünnetlerin, özellikle vitir namazının terk edilmesi Allah’ın azabına sebep olur.” şeklinde konuşmuşlardı. Hz. Âişe bunu duyunca şöyle konuştu: “Böyle şey olmaz. Azap sadece kulluk borcu olan farzların terkinde söz konusu edilebilir. Kaldı ki, bunları dahi noksan kılanı Allah dilerse affeder.”
Hz. Âişe din konusunda hüküm vermede temel kaynak olarak Kur’an’ı alıyor, Kur’an’a açıklık getirmek için de Hz. Peygamber’in söz ve fiillerinden yararlanıyordu. Kur’an’ın ifadesinden açıkça anlaşılan hususlarda ise başka hiç bir şeye değer vermiyordu.
Fıkıhta otorite sayılan sahabilerle yine bir otorite olan Hz. Âişe’nin farklı görüşlere sahip olduğu konular Nedvî’nin eserinde sıralanmıştır. (Nedvî; Âişe, 205–215) Birkaç örnek verelim: Kocanın karısını öpmesi abdesti bozar fetvasına Hz. Âişe katılmıyor. Cenazeyi taşımanın abdesti bozacağı hükmüne de katılmıyor.
Gusül abdesti sırasında kadının saç örgülerini açması gerektiği görüşüne de katılmıyor.
Hz. Âişe’ye göre kadının, namaz kılanın önünden geçmesi namazı bozmaz ve kadınların süs eşyalarından zekât vermek gerekmez.
Hz. Âişe’nin din konusunda Kur’an’ı esas alması onu, hurafe ve uydurmalarla yoğun bir mücadeleye itmiştir. Bazı örnekler verelim:
Bir gün bir çocuğun üzerine bir ustura asıldığını görmüş, sebebini sormuştu: “Nazar ve büyüye karşı taşıtıyoruz.” dediklerinde Âişe öfkelenmiş ve şöyle konuşmuştu: “O usturayı çocuğun üstünden hemen alın. Allah ve Peygamber’i böyle saçmalıkları yasaklamışlardır.” Vezinli, kafiyeli dualar yapanları, halkı her gün toplayıp vaaz verenleri engellemiş, bunların İslam’a ve Hz. Peygamber’in uygulamalarına ters düştüğünü söylemiştir.
Bir kısım insanların hatim sayısını artırmak için mümkün olduğunca çabuk Kur’an okuduklarını öğrendiğinde şöyle konuştu: “Böyle bir okuyuştan yarar beklenemez. Böylelerinin Kur’an okumalarıyla okumamaları aynıdır. Kur’an, anlamı üzerinde düşüne düşüne okunmalıdır.”
Hırsızlık cezası görmüş kişilerle konuşmayı ve komşuluğu kesenleri eleştirmiş ve bu insanlarla ilişkiye devam ederek, “Bir hata işlemiş olanların sürekli dışlanmaları doğru olmaz.” demiştir.
Hz. Âişe’nin hayranlık uyandıran tavırlarından biri de kadın haklarıyla ilgili olanıdır. Kadınlara imamlık ederdi. O’na göre kadın, harpler de dahil, hayatın her alanında rol almalıdır. Nitekim, bizzat kendisi Uhud Harbi’ne katılmış ve hemşirelik hizmetleri vermiştir. (Buharî. Uhud Gazası)
Vârislerin rızasının şart olduğu hususlarda sadece erkeklerin olurunu alanları eleştirmiş, kadınların onaylarının da şart olduğunu öne sürmüştür.
Kısaca, Hz. Âişe, fıkıh alanında vazgeçilmez kişilerden biridir. Nitekim, Hz. Peygamber’in şöyle dediği söylenir: “Dininizin yarısını şu pembe yüzlü kadından, yani Âişe’den öğrenin.”
Âişe’nin bu ilim ve fikir gücü onu, hadis alanında bir istidrâk odağı yapmıştır. İstidrâk, bir hadis terimi olarak yanılma ve sürçmeleri düzeltme anlamını taşıyor. Âişe’nin istidrâk gücü, hadis bilginlerince hayranlıkla tespit ve ilan edilmiştir. Hatta, hadis bilgini Celâleddin Süyutî (ölm. 1505), Âişe’nin bu yönünü anlatan bir eser kaleme almıştır. (Aynu’l-İsabe Lîmâ İstedrekethu Âişe ale’s Sahâbe)
Âişe’nin bu düzelticilik rolü onu sahabilerin hocası durumuna yükseltmişti. Onun Medine’deki evi bir akademi gibi işlemekte, çeşitli yerlerden gelmiş yüzlerce insan ondan her gün yararlanmaktaydı. Âişe bu bilimsel faaliyetini sürdürmek üzere Hac sırasında Merve yakınlarında kurdurduğu çadırda, uzak bölgelerden gelmiş kişi ve gruplara bilgiler verir, onların sorularını cevaplardı. Talebelerinden biri ve özel sekreteri olan Âişe binti Talha şöyle diyor: “Herkes her yandan Hz. Âişe’yi görmeye gelirdi. Onun yardımcısı olduğum için ben de çok saygı görürdüm. Âişe’ye soru sormaya gelenler, memleketlerine döndükten sonra hediyeler gönderir, mektuplar yazarlardı. Hz. Âişe, bunlara hemen karşılık vermemi bana emretmiştir.”
Âişe, bir hikmet-i teşriiye dehası idi. Hikmet-i teşriiye, dinsel hüküm, emir ve yasağın nedeni ve niçinidir. Kur’an, bu neden ve niçini araştırmayı esas alır. Bu yapılmazsa emir ve yasak insan hayatına hizmetten çok tabuların insanı boğmasına destek verir.
Hz. Âişe’nin faaliyetlerini incelediğimizde onu bir kura hikmet-i teşriiye araştırıcısı olarak görüyoruz. Bu anlayışın bir uzantısı olarak Âişe, hükümlerin yeni zamanların yeni şartlarına göre yeniden ele alınıp değerlendirmesini esas alıyor. Bir çok konuda o, diğerlerinin aksine hüküm verirken şöyle konuşuyor: “Hz. Peygamber bunu o zaman öyle uyguladı ama, şu anda şartlar böyle uygulamasını gerektirir. Aksi halde, dinin esas hedefine ters düşmüş oluruz.” (Bu konuda Nedvî’nin eserinde geniş bilgi vardır)
Hz. Âişe’nin, hikmet-i teşriiyeyi yakalayıp bunu zaman ve mekâna rahatça uygulamasında onun tarih bilgisinin de büyük rolü olmuştur. Olağanüstü hafızası Âişe’yi bir tarih bilgileri deposu yapmıştır. Tenkit ve açıklamalarında bu bilgisinin boyutlarını ve rolünü çok açık bir biçimde görüyoruz.l tekrarcısı değil, bir kritikçi ve Hz. Âişe’nin öğrencileri, hem sayı hem de nitelik bakımından dikkat çekicidir. Kendisinden hadis rivayet edenlerin sayısı iki yüzden fazladır.
Âişe ayrıca, öksüz, yetim ve kimsesizleri alıp besler, eğitir ve öğretirdi. İslam bilginleri, özellikle İbn Hanbel, Zehebî, Nedvî vs. Âişe’nin öğrencilerine ilişkin geniş bilgiler vermektedir. Bu öğrenciler arasında, İslam ilimlerinin önemli isimlerine de rastlıyoruz. Örneğin, Ebu Bekir’in kızı Ümmü Gülsüm, Kasım b. Muhammed, Abdurrahman b. Avf’ın çocukları vs.
ÖMER KIZI HAFSA
Hz. Peygamber’in, Habeşistan’a hicret ettiğini söylediğimiz üç hanımından biri ve dördüncü hanımıdır. İkinci halife Ömer’in kızıdır. Hz. Muhammed’e peygamberliğin gelişinden beş yıl önce doğduğu biliniyor. Okuma-yazma bilen üç Peygamber hanımından biri de odur.
İlk kocası Huneys b. Huzâfe ile birlikte, Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar arasında yer aldı. Büyük hicretten sonra Huneys, Medine’de Bedir Harbi sırasında öldü ve Hafsa dul kaldı.
O devir Müslümanlar arasında yalnız erkekler değil, kadınlar da evlenme isteğinde bulunabilir; bunun için aracılar da kullanabilirlerdi. Bu işin erkeklere özgülenmesi ve kadının, bir eşya gibi kendisi üzerinde tasarrufta bulunan mahremlerinin buyruğunu dinler hale getirilmesi, daha sonraki zamanlarda olmuştur. Hafsa’nın babası Ömer, dul kalan kızına hayırlı bir koca bulmak için teşebbüse geçti. Önce Ebu Bekir’e teklifte bulundu, kabul görmedi. Sonra Osman’a gitti, ondan da olumlu cevap alamadı. Son olarak durumu Hz. Peygamber’e açtığında şu cevabı aldı: “Ben, hem kızın için hem de Osman için daha hayırlı olacak başka bir teklif getiriyorum: Kızını ben alırım, benim kızım Ümmü Gülsüm’ü de Osman’a nikâhlarım.”
Ve söylenen yapıldı ve Hz. Peygamber, Uhud Harbi’ne öngelen günlerde, bir Şaban ayında Hafsa ile evlendi.
Kaynaklar bize, Hafsa’nın Hz. Peygamber tarafından bir ara boşandığını, fakat sonra tekrar birleştiklerini söylüyor. Hz. Peygamber, bu ikinci birleşmenin gerekçesini şu sözüyle açıklıyor: “Cebrail bana geldi ve benden Hafsa’yı tekrar nikâhım altına almamı istedi.” Bu olay da gösteriyor ki, Hz. Muhammed’in evlilikleri, vahyin direktifinde ve kişisel duygulardan tamamen uzak, dine hizmet faaliyetidir. Cebaril’in müdahalesi, başka bir anlam taşımamaktadır.
Hafsa, Muaviye’nin yönetimi elinde tuttuğu sırada Medine’de, muhtemelen h. 45 yılında öldü.
(Hafsa için bk. İbn İshak; p. 406;
İbn ÜMMÜ SELEME
Hz. Peygamber’in, Habeşistan’a hicret edenler arasında yer alan üç hanımından biri ve beşinci hanımı olan Ebû Ümeyye kızı Hind Valide, oğlu Seleme’den aldığı Ümmü Seleme künyesiyle bilinir. Gerek Habeşistan’a, gerekse Medine’ye yapılan hicretlerde yaşadığı ilginç hatıraları vesilesiyle, bu iki hicret hakkında tarihçilere çok değerli bilgiler bırakan bu seçkin Peygamber hanımı, ilk Müslümanlardan olması yanında, Hz. Peygamber’e derin sevgisi ve hizmetleriyle de ünlüdür.
Ebû Ümmeyye ve Atîke’nin kızı olarak o, ilk evliliğini Abdullah b. Abdulesed ile yaptı. Karı-koca birlikte Müslüman oldular; Mekke putperestlerinin zulmüne dayanamayan diğer dindaşları gibi Habeşistan’a hicret ettiler. Ümmü Seleme, burada üç çocuk doğurdu: Seleme, Ömer, Dürre. Resul’le Medine’de evlendiği sırada dördüncü çocuğu olan Zeynep, annesini emen bir bebekti.
Habeşistan’a göçün ardından, Kureyş putperestlerinin, onları geri getirmek için imparator Necaşî nezdinde giriştikleri teşebbüs hakkında en ayrıntılı bilgileri Ümmü Seleme Valide’den almaktayız. Kendisini, özetleyerek dinleyelim: “… Putperestler, bizi tekrar Mekke’ye göndermesi için, Habeş İmparatoru Necaşî’ye, Amr. b. As başkanlığında bir heyet gönderdiler. Heyet, hem imparatora hem de din ve devlet büyüklerine takdim edilmek üzere yığın yığın hediyeler getirmişti.
Aldıkları talimata göre bunlar, her şahsın hediyesini, bizim hakkımızdaki isteklerini belirtmeden sahibine vereceklerdi. Bu ilk görevi yerine getiren heyet, nihayet bizimle ilgili isteklerini şöyle bildirdiler: ‘Memleketimizin ayak takımından bir grup insan, öz inançlarına sırt çevirdi ve ülkenize sığındı. Bunlar sizin dininize de girmiyorlar. Peşine düştükleri, uydurma bir dindir. Bunların, bizim katımızda itibarı olan büyükleri de onların geri götürülmeleri için didinmektedir ve bizi buraya aynı zamanda onlar da göndermiş bulunuyor.’ Necaşî bu sözleri dinlerken, daha önce hediyelerle kandırılmış olan din ve devlet erkânı da ona etki ediyor ve: ‘Doğrudur söyledikleri, sultanımız’ diye Mekkelileri tasdik ediyorlardı.
Necaşî, daha sonraki zamanlarda İslam Peygamberi’nin sevgi ve takdirle andığı bu büyük insan, söylenenleri dinledikten sonra, haykırdı: ‘Hayır, ben ülkeme, bana sığınmış çaresiz insanları kovamam. Onları bir kere dinlemeden sizinle asla göndermeyeceğim, onlar benim misafirim ve komşumdurlar…’ Ve Müslümanlardan bir heyet çağrıldı. Putperestlerle yeni dinin mensupları, Necaşî önünde karşı karşıya idiler. Necaşî, Müslümanların sözcüsü, müstakbel şehit Cafer b. Ebu Talip’e sordu: “Nedir bu sizin dininizin aslı, esası? Ne Yahudisiniz, ne Hıristiyan, nesiniz siz?’ Cevap verdi Cafer: ‘Ey İmparator! Biz putperestlik, inkâr içinde yüzen bir toplumduk.
Taştan yapılmış ilahlara tapar, ölü eti yer, komşu hakkı tanımaz, menfaatlerimiz için her türlü yasağı çiğner, birbirimizin kanını dökmeyi şeref zanneder bir toplumduk. Allah bize, içimizden bir haberci gönderdi: Doğruluğunu, dostluğunu, hayırseverliğini, insan sevgisi ile dolu olduğunu bildiğimiz bir kişiydi bu. Bize, putlara değil, bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah’a tapmamızı, akrabaya, komşuya, dosta iyilik etmemizi, namaz kılıp oruç tutmamızı öğütledi bu seçkin insan…’ Necaşî sordu: ‘Yanınızda ona vahyedilen sözlerden bir şey var mı?!’ Cafer, yanında taşıdığı Kur’an parşömenlerinden birkaçını önüne sererek, Meryem Suresi’nin ilk ayetlerini okumaya başladı. Sa’d, 8/81-86; Şiblî, 2/1014-1018) Necaşî, dinledi, dinledi ve gözlerinden yaşlar boşaldı ve dedi: ‘Beni yaratana yemin ederim ki, şu okuduklarınızın kaynağı, Mûsa’ya gelen vahyin kaynağıyla aynıdır. Ant olsun ki, sizi hiçbir yere göndermem, benim konuğumsunuz. Rahat ve emin dolaşın benim ülkemde…”
“Mekkeli heyet bu defa başka bir yola başvurdu: Habeş yetkililere dediler ki: ‘Siz bu adamların, İsa hakkında neler söylediklerini biliyor musunuz? İçinizde düşman besliyorsunuz. Bunların inancına göre İsa sadece bir kuldur, rab filan değil…’ Necaşî, bu iddia üzerine Müslümanları bir kez daha dinledi. Cafer yeniden söz alıp dedi ki: ‘Kur’an’a göre Hz. İsa, Allah’ın kulu ve peygamberidir ve o, Allah’ın, Hz. Meryem’e indirdiği bir “Kelime”sidir. Allah nezdinde İsa’nın yaratılışı Hz. Âdem’in yaratılışına benzer…’ Necaşî, Cafer’i dinledikten sonra yerden bir çöp aldı ve tebessümle karşısındakilere göstererek dedi: ‘Bu dinle bizim dinimiz arasında, en fazla şu çöp kadar bir fark var.’ ve Müslümanlara hitaben: ‘Size dokunan, sizi rahatsız eden, karşısında beni bulur. Hadi rahatınıza bakın…’ dedi.”
Bir süre sonra, İslam Peygamberi’nin Mekke’de ashabını saf tutturup dört tekbir alarak namaz kıldığı görüldü. Hayret içinde kalan sahabiler sordular: “Ey Allah’ın Resûlü, ortada cenaze yokken bu namaz niye?” Hz. Peygamber, Müslümanların vicdan ve hatıralarında, Hıristiyan Necaşî’nin sahip olduğu yerin büyüklüğüne işaret için şöyle konuştu: “Bu namazı, şu sırada yeni ölmüş bulunan kardeşimiz Necaşî için kıldım.”
Necaşî yönetiminde mutlu ve güvenli bir hayata kavuşan Müslümanların bir kısmı, ülkelerindeki durumun düzelmesi üzerine Mekke’ye döndü, bir kısmı da Hicret’ten sonra, doğruca Medine’ye geçti. Ümmü Seleme Valide, Mekke’ye dönenler arasında… , Medine’ye hicret sırasında da ıstırabın büyüğünü tadanlardan biridir. İbn Hişam’da yer alan bir kayıtta, kendisi şöyle anlatıyor: “Kocam Ebu Seleme Abdullah, hicrete niyet ettiğinde beni deveye bindirdi. Oğlum Seleme de yanımızdaydı.
Yola koyulduk. Ne var ki, benim kabilemden bazı kişiler, beni onunla göndermek istemediler ve beni, onun elinden tutup aldılar. Bunu fark eden kocamın kabilesi Abdülesedliler de: ‘Biz torunumuzu kızınızla bırakmayız’ diyerek oğlum Seleme’yi benden alıp götürdüler. Kocam ortada kaldı. Nihayet o, tek başına hicrete karar vererek Medine yolunu tuttu. Oğlum bir yerde, ben bir yerde, kocam ise daha başka bir yerde kalmıştık… Ben her gün çöle çıkar, yollara bakıp ağlardım.
Bu şekilde tam bir yıl geçti. Halimi gören amcam oğlu, kabilemi ikna etmek için didindi. Bir gün bana acıdılar ve dediler: ‘İstersen kocana, Medine’ye gidebilirsin.’ Bunun üzerine çocuğumu da bana verdiler ve ben kucağımda yavrum yola düştüm. Ten’im mevkiine geldiğimde Osman b. Talha ile karşılaştım. O bana: ‘Böyle tek başına nereye gideceğini sanıyorsun, yanında kimsen yok ki’ dedi ve devemin yularını tutup bana rehberlik etmeye başladı. Allah’a yemin ederim ki ben Araplar içinde bu şahıstan daha asil ve nazik bir insan görmedim. Mola vereceğimiz sırada devemi çöktürür ve uzakta bir ağaç altına gider, benim hazır hale gelmemi beklerdi. Ben deveye binince de gelir devenin yularından tutar yola devam ederdi.
Günler sonra Kuba mevkiine geldiğimizde bana: ‘İşte, kocan burada oturmaktadır, haydi ona git, Allah yardımcın olsun’ dedi ve gerisin geri Mekke’ye döndü…” Ümmü Seleme şunu d“Hicret sırasında benim ailemin çektiğini hiçbir aile çekmedi. Buna şahit olduğum gibi Osman b. Talha kadar asil ruhlu bir insana da rastlamadım.” Şunu da biz ekleyelim ki, bu Osman b. Talha, Mekke fethi sırasında, Hz. Peygamber’den asaletine yakışır bir itibar görecek ve Kâbe’nin anahtarlarını taşımak gibi şerefli bir görevle terfi edilecektir
ŞEHİTLİK VE AYRILIK Aradan iki yılı aşkın bir süre geçti. Bedir Harbi yapıldı ve Uhud Harbi hazırlıkları başladı. Bu sıralarda Ümmü Seleme ve kocası Ebu Seleme arasında geçen bir konuşmayı tarihçi İbn Sa’d şöyle vermektedir:
Ümmü Seleme: “Öğrendiğime göre, ikisi de cennetlik eşlerden biri önceden ölür de öteki başka biriyle evlenmezse Allah onları cenette de karı-koca yaparmış.”
Ebu Seleme: “Söylediğin doğrudur. Fakat sen beni dinlersen, benim senden önce ölmem durumunda evlen, ey Ümmü Seleme.” Ve bu asil eş ellerini açarak şöyle dua etmeyi de geciktirmedi: “Allahım, Ümmü Selememe benden sonra, onu üzmeyecek, kırmayacak, hayırlı bir eş nasip et…” Nihayet Uhud Harbi’ne gidildi ve Ebu Seleme kolundan aldığı bir ok yarasıyla yatağa düştü. Tedavi iyi sonuç vermişti. Gazi ayağa kalktı ve Allah Resûlü tarafından bir görevle civar yerlerden birine gönderildi. Ne var ki, ok yarası tekrar nüksetti ve Uhud Savaşı üzerinden henüz iki ay geçmişti ki Ebu Seleme, aldığı yara yüzünden şehit oldu. Üzgün ve gözü yaşlı Ümmü Seleme şöyle diyordu: “Ey Allahım! Ebu Seleme’nin söylediği gibi hayırlı birisi nereden çıkacak? Böyle biri olabilir mi ki?”
Ümmü Seleme bunları düşünüp duruken bir haber geldi evine: “Hz. Peygamber seninle evlenmek istiyor…” Ebu Seleme’nin duasının kabul edildiğini anlayan genç dul, dört çocukla birlikte, Allah Resûlü gibi bir insana mutluluk veremeyeceğini düşündüğü için, haberciye şöyle dedi: “Ben birkaç çocuğu olan bir kadınım. Üstelik sinirliyim. Hem, evliliğim konusunda fikir beyan edecek kimsem de yok.” Peygamber buna şöyle cevap verdi: “Çocukların rızkını Allah verir; sinirliliğini de Allah giderir. Evlenmen konusunda fikir beyan edecek kişilere gelince, benden herkes mutlaka razı olacaktır.”
Evlilik gerçekleşti. Ancak Ümmü Seleme o sırada küçük bir yavru olan kızı Zeynep’i emzirmekteydi. Araplarda, o sırada geçerli olan âdete göre, emzikli kadınların kocalarıyla temasları normal sayılırdı. Daha sonra Hz. Peygamber tarafından kaldırılan bu âdet, o sırada bizzat Hz. Peygamber’in de uyduğu bir yasak olacak ki, çocuğunu emzirmekte olan Ümmü Seleme’ye yaklaşmadığı ashabın dikkatini çekti. Durumu fark eden Ammâr b. Yâsir, küçük Zeynep’i annesinden ayırıp civar yerlerden bir süt anneye teslim etti. Ümmü Seleme ile başbaşa kalan Hz. Peygamber ona sordu: “Ne dersin, yedi gün seninle, yedişer gün de öteki hanımlarla mı kalayım, yoksa beraberliği üçer gün olarak mı tespit edelim?” Ümmü Seleme: “Nasıl isterseniz öyle olsun, ey Allah’ın Resûlü” diye cevap verdi. Ve beraberlik üçer gün olarak gerçekleşti.
Ümmü Seleme, Peygamber hanımlarının, güzelliği ile dikkat çekenlerden biriydi. Bunları kıskanmasıyla da ünlü olan Hz. Âişe, Ümmü Seleme’nin güzelliğinden de rahatsız olmuştu. İbn Sa’d’da yer alan bir açıklamasını kendi ağzından dinleyelim: “Allah Resûlü , Ümmü Seleme ile evlendiğinde çok üzülmüş, endişelenmiştim. Çünkü Ümmü Seleme’nin altif edilecektir.a ilave ediyor: güzelliği dillerde dolaşıyordu. Merakımı gidermek için bu kadını hemen görmek istedim ve görür görmez, söylenenden daha da güzel olduğunu fark ettim. Bu durumu Hz. Peygamber’in öteki eşi Hafsa’ya açtığımda o şöyle konuştu: ‘Dediğin kadar değil, ama güzel kadın…’ Bu söz üzerine Ümmü Seleme’yi tekrar tetkik ettim ve gördüm ki, gerçekten normal güzellikte bir kadın, benim abarttığım kadar değil. Fakat ben çok kıskançtım doğrusu…”
Hz. Peygamber bir gün Ümmü Seleme’ye dedi ki: “Necaşî’ye bazı hediyeler göndermiştim. Onlar geri gelecek. Çünkü Necaşî’nin öldüğünü haber aldım. O hediyeler gelince onları sana vereceğim.” Bir yolculukta Hz. Peygamber, Ümmü Seleme yerine yanlışlıkla Safiyye Valide’nin çadırına gitmiş, durumu fark edince geri dönüp Seleme’nin yanına gelmişti. Durumu izlemekte olan Ümmü Seleme, Safiyye Ana’nın Yahudi oluşunu diline dolayarak şöyle dedi: “Benim yanıma gelmeniz gereken bir zamanda Yahudi kızının yanına mı gidiyorsunuz?” Hz. Peygamber buna çok kızdı. Böyle bir küçümseyişin Resûlü öfkelendirdiğini fark eden Ümmü Seleme hemen affını diledi ve çok pişman olduğunu ilave etti…
Ümmü Seleme, Peygamber hanımları içinde okuma-yazma bilen üç kişiden biriydi. Bu, onu daha kültürlü olma noktasına getirdiği için zaman zaman bilgisini ve dirayetini ağırlıklı olarak ortaya koyuyordu. Özellikle kadınlara karşı sert davranışlarıyla tanınan Hattâb oğlu Ömer’e bir gün şöyle diyor: “Şaşarım sana ey Hattâb’ın oğlu! Her şeye burnunu sokuyorsun. Hatta Peygamber ile eşleri arasına bile giriyorsun.” (Bintuş-Şati, 326)
Kur’an’ın Ehlibeyt’le ilgili ayeti, onun odasında inmişti. Peygamber, onu bir gün ağlarken gördü ve sebebini sordu. Dedi ki: “Ehlibeyt’i saydın, fakat beni ve çocuklarımı dışta bıraktın ey Allah’ın Resûlü.” şöyle buyurdu Hz. Peygamber: “Üzülme, sen de çocukların da Ehlibeyttensiniz.” (Bintuş-Şati, 326)
Ünlü Cemel olayında Hz. Ali’yi destekledi. Dedi ki Ali’ye: “Eğer beni kabul edeceğini bilsem, gelir savaşa katılırım. Ama gözbebeğim kadar sevdiğim oğlum Ömer’i gönderiyorum seninle. Yanında çarpışsın.” Sonra Hz. Âişe’ye gidip şöyle konuştu: “Nereye gidiyorsun ey Âişe? Şu ümmeti düşün, Allah’tan kork. Ali’ye kılıç çekilir mi? Böyle bir şeyi yaptıktan sonra insana ‘Hadi Firdevs cennetine gir.’ deseler orada bulunan Muhammed’den utanır da içeri giremez. Otur yerine ey Âişe! Allah Resûlü tarafından başına örtülen örtüyü parçalama.”
Ümmü Seleme, H. 60 veya 61’de öldü.; Bakî Mezarlığı’na gömüldü. (Ümmü Seleme için bk. İbn İshak, paragraf: 282–292, 374-380, 406; İbn Hişâm, 1/334 vd; İbn Sa’d, 8/86-96; İbn Esir, Üsdül Gaabe, ilgili yer)
HARİS KIZI CÜVEYRİYE
Hz. Peygamber’in altıncı eşidir. İlk kocası Mesâfi b. Safvân, Müreysi Seferi sırasında öldürülmüştü. Daha sonra vuku bulan Benû Mustalik seferinde, bu kabilenin esir düşen askerleri ve kadınları arasında Cüveyriye de vardı. İkinci kocası Safvân b. Mâlik öldürülmüş, Cüvriye ise Sâbit b. Kays’ın hissesine, ganimet olarak düşmüştü. Cüveyriye, “Mükâtabe”, yani belli bir para ödeyerek serbest kalma yolunu seçti. Ancak, elindeki para yeterli olmadı.
Tam bu sırada Cüveyriye’yi Hz. Peygamber’in huzurunda görüyoruz. Şu ricada bulundu: “Ben Müslüman olmuş bir kadınım. Esir düştüm, serbest kalmak için ödeyeceğim parayı, sizin tamamlamanızı rica ediyorum.” Peygamber şu cevabı verdi: “O parayı öderim. Onun ardından benimle evlenmeni teklif etsem kabul eder misin?” Cüveyriye, teklifi memnuniyetle kabul etti.
Burada, Hz. Peygamber’in kişisel duygu ve kaygılardan uzak, bir anlamda fedakârlık sayılabilecek bir evliliğine daha tanık oluyoruz. Bakın nasıl?
Cüveyriye’nin babası Hâris, esir edilmiş bulunan Benû Mustalik kabilesinin reisi idi. Araplar, özellikle böyle bir kişiye dayanan hısımlığı çok önemserlerdi. Cüveyriye’nin Hz. Peygamber tarafından nikâhlandığı duyulur duyulmaz Müslüman askerler, ‘Peygamber’in akrabası olmuş bir kabilenin mensuplarını esir tutamayız’diyerek bütün esirleri serbest bıraktılar. Serbest kalanların sayısı 700 civarındadır.
Cüveyriye’nin esas adının Berre olduğu, Hz. Peygamber’in, nikâhtan sonra bu adı Cüveyriye olarak değiştirdiği kaynakların verdiği bilgiler arasındadır. Cüveyriye, Mervan’ın Medine valiliği sırasında 65 yaşında öldü. (Cüveyriye için bk. İbn Sa’d, 8/116–120; Şiblî, 2/1028–1030)
CAHŞ KIZI ZEYNEP
Hz. Peygamber’in yedinci eşidir. Güzelliği ve mağrurluğu ile de ünlü Zeynep, Hz. Peygamber’in halasının kızıdır.
Zeynep’in kendisinin ve ailesinin, Hz. Peygamber’i çok sevdiklerini ve Zeynep’in, Peygamber hanımı olma özlemi taşıdığını biliyoruz. Yine biliyoruz ki, Hz. Muhammed kişisel duygu ve hevesler uğruna evlilik yapmıyordu. Bir kadını ne kadar takdir ederse etsin, onunla evlenmesi, temsil ettiği davanın şöyle veya böyle yücelmesi ve yayılması için bir anlam ifade etmeliydi.
Bu yüzdendir ki, Zeynep’i, ondan hoşlanmasına rağmen (Ahzâb Suresi, 37) kendisine nikâhlamak yerine, insan onuru için büyük bir leke olan kötü bir geleneği silmek üzere, azatlık kölesi Hârise oğlu Zeyd’le evlendirdi. En basit hür kadınların bile evlenmekten kaçınacağı eski bir köleye, öz halasının kızı ve Yarımada’nın en güzel kadınlardan biri olan Zeynep’i nikâhlayan Resûl, insan onurunu bir kere daha yüceltmiş ve taçlandırmıştır. Ne var ki, ilahî kader, Zeynep’i bir başka sakat geleneğin yıkılışında daha kullanacak ve Resûl, bu ikinci yıkılışı gerçekleştirmek üzere de çok zahmet çekecektir.
Güzel ve mağrur Zeynep ile kâmil insan, fakat eski bir köle olan Zeyd arasında tartışma ve hoşnutsuzluk, ilk günden itibaren başlamıştı. Şikâyetler Hz. Peygamber’e gidiyor ve fakat Resûl, Kur’an’ın da işaret ettiği gibi Zeyd’e, “Eşini yanında tut, Allah’tan kork!” (Ahzâb, 37) diye talimat veriyordu. Çünkü, bütün aksi isteklere rağmen bu evliliği Hz. Peygamber gerçekleştirmişti. Ve onun yıkılması, Resûl’ü rahatsız edecekti.
Ne yazık ki, evlilik sürüp gidemedi ve Zeyd Zeynep’i boşadı. Zeynep ortadaydı. Ve Hz. Peygamber’de gönlü vardı. Öte yandan bir başka Arap geleneğine göre, evlatlığın boşandığı kadını onun babalığı alamazdı. Ve Zeyd, Resûl’ün evlatlığıydı. Bu durumda, Hz. Peygamber, hem Zeynep’i koruma altına alıp onun huzursuzluğuna son vermek, hem de andığımız yersiz geleneği yıkmak üzere halasının kızını nikâhladı. (Ahzâb Suresi;5, 37, 40)
Burada, Hz. Muhammed düşmanı oryantalistler tarafından insafsızca ve şuursuzca istismar edilen bir rivayete göre, Zeynep’le Zeyd’in evlilikleri sırasında, Hz. Peygamber, Zeyd’i aramak üzere onların evlerine gittiğinde, hamur yoğurmakta olan Zeynep’i, aşırı açık vaziyette görmüş ve şöyle demiştir: “Kalpleri çekip çeviren Allah’ı tesbih ederim.” Ve Peygamber, eve girmeden dönüp gitmiştir. Zeynep buna hayret etmiş ve bu hayretini, Allah’ın Peygamberi’nin söylediği sözle birlikte başkalarına nakletmiştir. Söz şöyle yorumlanmıştır: Hz. Peygamber Zeynep’ten hoşlandı.
Bir rivayete dayanan ve bir yoruma sebep olan olay, budur.
İslam Peygamberi’ne ve İslam’ın değerlerine saldırmak için bahane arayan Batılı yazarların bu olaya yaklaşımları ise şöyle: Muhammed, Zeynep’i gördü, ona âşık oldu ve bunun üzerine evlatlığına onu boşatıp kendine nikâhladı…
Bugün, yine Batılı birçok yazarın, ilim ve tarih adına bir utanç olarak değerlendirdikleri bu yaklaşım, tam bir komedi sergilemektedir. Her şeyden önce Hz. Peygamber, Zeynep’i hayatı boyunca tanıyan, gören ve bilen bir insandı. Evlatlığı Zeyd’in evine ise sayısını bilemediğimiz kadar çok gitmiş olmasında hiçbir engel yoktu. Böyle bir ortamda, hem de Peygamber gibi bir şahsın, evlatlığının hanımı ve halasının kızı Zeynep’i görmesini olağanüstü bir tesadüf gibi göstermek ve bir iftirayı buna dayandır adamını değil, sıradan insanları bile utandırır. Ne yazık ki Batı insanı bu utancı, uzun yıllardır sürdürdüğü bir iftira kampanyasından sonra ancak fark edebilmiştir.
Zeynep, çok cömert bir kadındı. Hz. Peygamber onun hem bu cömertliğine hem de ölümünden sonra kendisine ulaşacak ilk eşinin o olacağına işaret için, bir gün şöyle demişti: “Ölümüm ardından bana ilk ulaşacak olanınız, eli en uzun olanınızdır.” Hz. Âişe diyor ki: “Biz, Peygamber’in bu sözünü ilkin maddî anlamda değerlendirdik ve ellerimizin uzunluğunu ölçmeye başladık. Sonra anladık ki, bununla kastedilen, cömertliktir. Ve en cömertimiz de Zeynep’tir.”
Zeynep Valide, 53 yaşında olduğu bir sırada, H. 20’de vefat etti.. Vefatından kısa bir zaman önce, halife Ömer’in, beytülmalden kendisine gönderdiği büyük miktarda bir parayı, bir örtü üzerine yayarak anında dağıtmış ve şöyle dua etmişti: Allahım! Beni Ömer’in yardımına bir kere daha muhatap etmeden ruhumu teslim al.” Ve duası kabul edilmişti. (Zeynep için bk.İbn Sa’d, 8/101-115; Taberî, 2/563-565, 4/113; Şiblî, 2/1022-1028)mak, sadece ilim
HUZEYME KIZI ZEYNEP
Hz. Peygamber’in sekizinci eşidir. Yoksul ve kimsesizleri korumaya düşkünlüğü yüzünden Ümmü Mesâkin (yoksul ve kimsesizlerin annesi) diye anılırdı.
İlk kocası Tufeyl b. Hâris’ten boşandıktan sonra Ubeyde b. Haris’le evlendi. Ubeyde b. Hâris, Bedir’de şehit olunca, hayatını Abdullah b. Cahş’la birleştirdi. Abdullah Uhud’da şehit oldu ve Zeynep aynı yıl Hz. Peygamber tarafından nikâhlanarak koruma altına alındı.
Peygamber’le beraberliği, bir rivayete göre 3, diğer bir rivayete göre 8 ay süren Zeynep, bu süre sonunda hayata gözlerini yumdu. Öldüğü sırada 30 yaşlarında idi. Hz. Peygamber, onun cenazesini kaldırmış ve kendi eliyle kabre indirmiştir. (Zeynep için bk. İbn Sa’d, 8/115-116; Şiblî, 2/1018)
ÜMMÜ HABÎBE
Hz. Peygamber’in Habeşistan’a hicret eden üç hanımından biri ve dokuzuncu hanımı, Ebû Süfyan’ın kızı Ümmü Habîbe’dir. İlahî kaderin cilveleri, insan aklının ilk anda kavrayamayacağı kadar girift ve karmaşıktır. Sırlarla dolu bu cilvelerden birini de biz, Ümmü Habîbe ile babası Ebu Süfyan’ın hayatlarında görmekteyiz. Ebu Süfyan, Mekke oligarşisinin başı, İslam Peygamberi’ne karşı yıllar ve yıllar en amansız savaşları vermiş olan putperest ordunun başkomutanıdır. Oysaki onun kızı olan Ümmü Habîbe, İslam’a ilk gönül verenlerden biri ve dini uğruna uzak diyarlara göç etmek zorunda kalan vefalı bir Müslüman hanımdır.
Esas adı Remle… İlk kocası Ubeydullah b. Cahş’tan olan kızı Habîbe’ye izafeten Ümmü Habîbe künyesini aldı ve bu künye ile meşhur oldu.
Kocası Ubeydullah ile birlikte Habeşistan’a hicret ettiklerinde kızı Habîbe’yi karnında taşıyordu. Yavru, Necaşî’nin ülkesinde doğdu. Tam bu sırada, İslam tarihinde parmakla sayılabilecek kadar az görülen olaylardan biri gerçekleşti: Ubeydullah, din değiştirerek Hıristiyanlığı kabul etmişti: Karısı ise Müslümanlığında ısrar ettiği gibi, az sonra ölen kocasının ardından eski yurduna dönmesi beklendiği halde, bunu da yapmayarak Habeşistan’da oturmaya devam etti.
Bütün kaynaklar, onun, Habeşistan’a göçü izleyen günlerde gördüğü ve kocasına anlattığı şu rüyasını kaydederler. Kendi ağzından dinleyelim: “Kocam Ubeydullah’ı rüyamda şekli çirkin ve tiksindirici bir manzaraya bürünmüş gördüm. Rüyamı kendisine anlattığımda bana dinini değiştirdiğini, Hıristiyanlığı seçtiğini söyledi.” Ubeydullah, müptelası olduğu şarabın tahribine fazla karşı duramayarak bir süre sonra öldü. Y
ine Ümmü Habîbe’yi dinleyelim: “O sırada ben bir rüya daha gördüm: Beni, ey müminlerin annesi diye çağırdılar… Ben bunu, Hz. Peygamber’in eşleri arasına katılacağım şeklinde yorumladım. Nitekim, az bir zaman sonra imparator Necaşî’nin habercisi olan rahibe, kapımda göründü. Söylediği şuydu: ‘Peygamberiniz Muhammed, seni kendisine nikâhlaması için kralımızı vekil et
MUTLU NİKÂH
Gerçekten de, tarihçiler, Hz. Peygamber’in, H. 6. yılın sonlarında, ünlü diplomatı Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi Ümmü Habîbe ile evlenmesi için Necaşî’ye gönderdiğini açıkca yazarlar. Ümmü Habîbe’yi dinlemeye devam edelim: “Allah Resûlü’nün, benimle evlenmek istemesi haberini bana getiren rahibeye nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyordum. Sevincim öyle büyüktü ki, o anda kolumda, boynumda, parmağımda bulunan tüm mücevherlerimi, bu rahibeye hediye ettim.
Olumlu cevabım üzerine nikâh hazırlıklarını tamamlayan imparator, Müslümanları da topladı ve şu konuşmayla töreni açtı: ”‘Kudret ve saltanatın gerçek sahibi, eşsiz, benzersiz, aziz ve yüce Allah bütün övgülerin sahibidir. O’nun tek ve benzersiz olduğuna, Muhammed’in de O’nun elçisi olduğuna tanıklık ederim. O, Meryem’in oğlu İsa’nın da geleceğini müjdelediği Son Peygamber’dir. İşte, ey dinleyenler, bu niteliklerin sahibi yüce Muhammed bana haber göndererek, Ebu Süfyan kızı Ümmü Habîbe’yi kendisine nikâhlamamı istemiştir. Bu isteğini gönülden kabul ediyor ve nikâh için, kendi malımdan olmak üzere, dört yüz dinarlık bir parayı mehir takdim ediyorum…” Müslüman topluluk adına da Halit b. Sa’d bir konuşma yaptı. Yemekler yendi, eğlence tamamlandı ve dört yüz dinarlık mehir, Ümmü Habîbe’ye teslim edildi.
Ümmü Habîbe’nin sevinci doruk noktasındadır. Ertesi gün kendisini kutlamaya gelen haberci rahibeye, dört yüz dinarlık mehrin tamamını hediye etmek isteyecek kadar… Böyle bir teklif karşısında bu asil yaratılışlı rahibe şöyle demiştir: “Ben İmparator’un özel hizmetçisiyim. Sana yapacağım hizmetler karşılığında bir şey almamam, bizzat onun emridir. Aksine, ben sana, İmparatorumuzun hanımlarına özgü parfümlerden bir miktar getirdim. Sana bir şey daha söyleyeceğim: Ben senin Peygamberinin dinini seçmiş bulunuyorum. Senden ricam şudur: Şu hediyeleri Yüce Peygamber’e ilet ve benden onun eşsiz şahsına selamlar götür… Onun yolunda olduğumu da kendisine söyle…” Ümmü Habîbe, Medine’ye vardığında bu görevi derhal yerine getirecek ve Allah Resûlü tebessümlerin en tatlısı ile şöyle diyecektir: “Benden de ona selam olsun. Allah’ın selam ve rahmeti de onun üstüne olsun…”
O sıralarda 30 yaşlarında olan kızının, en büyük düşmanı Hz. Muhammed’le evlendiğini duyan Ebu Süfyan, bu büyük düşmanının kadrini inkâr etmeyerek aynen şöyle demiştir: “Ruhu ve maddesiyle eşsiz bir insandır Muhammed; böyle bir eş nasıl reddedilebilirdi…”
Hz. Hatîce bahsinde, herkesçe bilinmesi gererken bir özelliğe dikkat çekmiş ve demiştik ki: miş bulunuyor. Ne dersin?..” “Hayatının gençlik yıllarında on yılı aşkın bir süreyi bir dul hanımla geçiren Hz. Peygamber, daha sonraki evliliklerini sadece ve sadece Müslümanlığı yayma çalışmalarına destek sağlama amacıyla gerçekleştirmiştir.” Bu tespitimizin delillerinden biri de Hz. Peygamber’in Ümmü Habîbe ile yaptığı evliliktir. En büyük düşmanının kızıyla yaptığı bu evlilik o sırada inen bir Kur’an ayetinin de dikkat çektiği gibi, bu büyük düşmanla kan ve duygu bağı kurarak, onun elinden İslam’a ve Müslümanlara gelecek zararı ortadan kaldırmak veya en azından hafifletmek gayesine yönelikti. (Mümtehine, 7) Tarih, bu sevgi ve yakınlığın, politik planda olsun, kurulduğuna şahittir. Evlilikten iki yıl sonra, Mekke fethi sırasında, “gönülleri İslam’a ısındırılması gereken kişiler” arasında yer alan Ebu Süfyan, Resûl’ün cömert bağışlarının etkisiyle, görünüşte de olsa Şehadet Kelimesi’ni okumuş, böylece İslam’ın bu en büyük belası etkisiz bırakılmıştır.
Mekke’nin fethi için hazırlıklar yapıldığını duyan Mekke reisi Ebu Süfyan, bir anlaşma zemini yaratmak için kalkıp Medine’ye gelmiş ve Hz. Peygamber’e sözü geçebilecek kişilerle görüşmeler yapmıştı. Bu arada o, doğal olarak, Hz. Peygamber’in hanımlarından biri olan kızı Ümmü Habîbe’nin yanına da uğramış, onun da aracılığını rica etmişti. Bu konuşma sırasında geçen şu küçük olay çok ilginçtir. Ebu Süfyan, kızı ile konuşurken, odada serili bulunan yatağın üzerine oturmak istedi. Ümmü Habîbe hemen atıldı ve yatağı toplayıp kaldırdı. Babası, yatağın üzerine oturmak istediğini söyleyince de şu cevabı verdi: “Hayır, sen o yatağın üstünde oturamazsın. Orada Allah’ın Resûlü yatmaktadır. Bir putperestin vücudunun Allah Elçisi’nin yatağına değmesine müsaade edemem.” Ebu Süfyan, hayret içinde şunu söylemekle yetindi: “Kızım, sen benden ayrılalı ne kadar da kötü olmuşsun öyle…”
Ümmü Habîbe h. 44 yılında ölüm döşeğinde iken, Hz. Âişe’yi yanına çağırarak ona şöyle dedi: “İkimizle, diğer Peygamber hanımları arasında çekişmeler, üzücü durumlar oldu zaman zaman. Ey Âişe, Allah, bu sıralardaki hatalarımız yüzünden seni de beni de affetsin.” Hz. Âişe bu dileğe aynen iştirak edince, Ümmü Habîbe son sözlerinden biri olarak şunu söyledi: “Beni mutlu ettin ey Âişe, Allah da seni mutlu etsin…”
Ve göçtü bu dünyadan ve Medine’de defnedildi. Kütübi Sitte’de ondan rivayet edilmiş 65 hadis bulunmaktadır.
(Ümmü Habîbe için bk. İbn İshak, p: 372-373, 406; İbn Sa’d, 8/96-100; İbn Esîr, Ü. Gaabe, ilgili bahis)
HUYEY KIZI SAFİYYE
Hz. Peygamber’in onuncu hanımıdır. Esas ismi Zeynep’ti. Hayber Seferi sırasında ganimet olarak Hz. Peygamber’in payına düştü ve “ganimet payı” anlamına kendisine Safiyye dendi, ondan sonra da bu adla anıldı.
Safiyye, Yahudi olup şeceresi Hz. Harun’a çıkmaktadır. İlk kocası İbn Mişkem’den ayrılıp Kinâne b. Rebî b. Ebilhakîk’le evlendi. Bu zat Hayber Seferi’nde öldürülünce Safiyye dul kalmıştı.
Hayber’in ardından Hz. Peygamber, Safiyye’ye şöyle dedi: “İstersen kendi dininde kal, seni yurduna göndereyim. İstersen İslam’ı kabul et, seni nikâhlayayım.” Safiyye’nin cevabı şu oldu: “Ey Tanrı Elçisi, İslam’ı kabul ediyorum. Evliliğe gelince, bu benim için lütuf olur. Çünkü, arkada, beraber olacağım hiç kimsem kalmadı.” Safiyye bu sözüyle, Hz. Peygamber’in bu evliliğinin duygular ötesi gerekçesini çok güzel göstermiş oluyor.
Hz. Peygamber’in Saffiye ile baş başa kaldıkları ilk gece, ünlü sahabi Ebu Eyyup (Eyüp Sultan) kılıç elinde kapı önünde nöbet beklemeye başladı. Hz. Peygamber sebebini sorduğunda şu cevabı verdi: “Ey Allah’ın Resûlü! Bir Yahudi kadınla tek başına kalıyorsun. Ne olur, ne olmaz.” Hz Peygamber gülümsedi ve sevimli sahabisine, “Sen git keyfine bak, iyilik ve güzellikten başka bir şey olmaz.” diye cevap verdi.
Safiyye Valide’nin, Yahudi oluşu yüzünden, zaman zaman horlandığı ve her seferinde Hz. Peygamber tarafından savunulduğu görülüyor. Bir defasında Hz. Âişe ona, “Yahudi” diye takıldığında, Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Öyle söyleme ey Âişe! O, Müslüman oldu ve çok iyi bir Müslüman oldu.” Bir başka sefer, yine Hz. Âişe’nin takılması üzerine Hz. Peygamber Safiyye’ye şöyle diyecektir: “Neden ona demedin ki, benim dedem Harun, amcam da Mûsa’dır. “Safiyye, h. 51’de öldü ve Medine’deki Bakî mezarlığına defnedildi. (Safiyye için bk. İbn Sa’d, 8/120-129; Şiblî, 2/1132-1133)
MISIRLI MÂRİYE
Hz. Peygamber’in on birinci hanımıdır. Hz. Peygamber’e evlat doğ Mâriye, İslam’ın Mısır topraklarındaki zaferinde büyük kolaylıklar sağlamıştır. Onun, Peygamber tarafından nikâhlanmasının esas sebebi, buydu. Bir başka deyimle, Hz. Hatîce dışındaki tüm hanımlar gibi Mâriye de, bir tebliğ ve hizmet unsuru olarak rol almak üzere Peygamber hanımları arasına katıldı ve onun rolü Mısır’da, İslam diplomat ve askerlerine kolaylıklar sağlanmasına aracı olmaktı.
Durumu biraz daha yakından görelim:
Peygamber çocuğu İbrahim’in annesi Mâriye, hicretin 6. Yılında Mısır hükümdarı Mukavkıs tarafından, kız kardeşiyle birlikte, hediye olarak Hz. Peygamber’e gönderilmişti. Hz. Peygamber o sıralarda, dünyanın çeşitli bölgelerindeki hükümdarlara mektuplar yazıp onları İslam’a davet etmekteydi. Mukavkıs da mektuplara nazikçe ve olumlu cevap verenlerden biriydi.
Hediye olarak gönderilen iki kız kardeş, Mâriye ve Sirin’den ikincisi, Hz. Peygamber tarafından şair Hassân b. Sâbit’e verildi. Mâriye ise bizzat Peygamber tarafından nikâhlandı. Bu evlilik, bütün Mısır halkını İslam’a ısıttı ve tüm yöneticileri olumlu bir havaya soktu. Nitekim, Müslümanlar Mısır topraklarına, Bizans üzerine sefer yaptıklarında, bu olumlu yaklaşım, sonucunu vermiş ve Bizanslılara katılmaları beklenen Mısırlı Kıptîler, tarafsız kalarak Müslümanların zaferini hazırlamışlardı.
Mâriye beyaz tenli, güzel bir hanımdı. Peygamber hanımlarınca bu yüzden kıskanılırken, hicretin 8. yılında İbrahim’i doğurdu ve biraz daha kıskanılır hale geldi. Mâriye, hicretin 16. yılında Medine’de öldü ve ünlü Bakî mezarlığına defnedildi. (Mâriye için bk. İbn Sa’d, 8/212–216; Taberî,3/169; Yakubî, 2/32, 87; Öztürk; Hz. Fâtıma, 39–40)
(Asrısadet’in Büyük Kadınları. Pof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK)
