EVVAB İNSAN

"BİRR" Ebrar, Evvab, Hanif ve Hafizce paylaşımlar…

A. İnsanın Evrendeki Yeri

Posted by EVVAB_İNSAN Kasım 22, 2008

“Bilimsel çözümlemeye açık uçsuz bucaksız bir laboratuvardır evren. Hızlandırıcılar onun geçmişteki davranışlarını simüle etmemizi, teleskop ise bugün vardığı noktayı görmemizi sağlar. Yüksek enerji fiziği kimi işaretler bırakmış olan ve izleri bugünkü evreni biçimlendiren geçmiş olayların varlığını saptamamıza olanak tanımıştır.

Bilimsel araştırmaların büyüleyici bir dönemini yaşıyoruz: Mikrofizik ve  astrofizik evrenin geçmişini araştırmak üzere birleşiyorlar. Bu iki tür sonsuzluğun ortasında insan nereden geldiğini anlamaya çalışıyor. Evrenin evrimi sırasında ortaya çıkan milyarlarca sinir hücresi kendi tarihini yeniden oluşturmak için çalışmaya koyuluyor”.

Tanrı, tanım icabı sınırsız kudretli olup akıllı yaşamı üretebilecek bir evreni yaratabilecek bir güce sahiptir, fakat bunu yapmasının sebebi nedir? Akıllı yaşam ile ilgili en değerli özellik onun zihinsel bir hayat olmasıdır. İnsanlar duyum, düşünce, amaç, arzu ve inanç dolu bir zihinsel hayata sahiptir. Renkleri, kokuları hisleri takdir edecek duyumlara sahip varlıkların olması iyi bir şeydir. Tanrı tanım icabı iyi olup insanları ve diğer varlıları dünyaya getirmek için pek çok sebebe sahiptir.

Şu ana kadar hep evrendeki düzenin biyolojik yaşamı oluşturmak için tertiplendiği konusu araştırıldı. Ancak neden bu tertibin insan yaşamını üretmesi gerektiği hususu irdelenmedi. Yaşamı destekleyen fiziksel parametrelerin olması, biyolojik yaşamın oluşmasının amaçlandığını gösterir. Bu biyoloji-merkezli bir (biocentric) yaklaşımdır.

Kopernik ile değişen “insan, evrenin merkezidir” görüşü, Brandon Carter’ın AP’ı tanımlayıp, insanın evrenin yapısal düzenlemesinde olması gerektiğini söylemesiyle insanı yine eski yerine oturtmuştur. Antropik Prensibin sebep olduğu sorulardan biri de; ‘Tanrı baştan beri mi yoksa sonradan mı insanı yaratmaya karar verdi?’ şeklindedir.

Yani, “İnsanın varlığına baştan beri mi niyetlenildi?” Bu konuda sadece evrimin tasarlanıp, şans eseri oluştuğumuzu; ya da her şeye gücü yeten tarafından bir niyet olduğumuz iddia edilir. Her ikisi de, Tanrı’nın varlığını kabul eder; ancak arada bir fark vardır: Birincisi Tanrı’nın sadece evrimi düzenleyip insanın bu olaylar dizisi sonucu önceden belirlenmeden oluştuğunu kabul ederken, diğeri her şeyin baştan beri belli olduğunu söyler.

Birincisi sadece biyoloji-merkezli görüşü kabul eder ve Tanrı’nın kasıtlı olarak işe karıştığını kabul eder. Diğeri ise Antropik görüştür ve insanın zorunlulukla Kutsal Güç tarafından yaratıldığını savunur. Harvard Üniversitesi’nden  paleontolog Stephan Jay Gould, evrimde iki yöne de gidebilecek bir çok ayrım noktası olduğunu ve bunun evrim sürecinin bir güce bağlı olduğunu kanıtladığını söyler.

Oxford Üniversitesi’nden filozof  Keith Ward da, evrenin oluşum aşamalarında doğru yolu seçmesinin (sonsuz bir olasılık arasından) Akıllı bir tertip fikrini verdiğini söyler. Ancak bu noktada da: “Tanrı her ayrım noktasında mı, yoksa başlangıçta mı yaratıcı etkisini kullandı?” sorusunun sorulabileceğini söyler.

Bu görüşten anlaşılabileceği gibi evrendeki aşamaların birbirine bağlılığı, insancı evren fikrini çürütmez, aksine onu destekler. Evrenin akıllıca tertip edildiğini kabul eden, bunun ne için tertip edildiğini de sormalıdır. Bu nedenle biyoloji-merkezli ya da insan-merkezli (antropocentric) bir dünyada yaşadığımız sorulmalıdır.

Burada her canlının içsel değeri sorusu ortaya çıkar. Tüm hayvanların da, bitkilerin de içsel değeri vardır. Tüm evrenin yalnız insanlık için yaratıldığını anlamak zordur. Biyoloji-merkezli dünyada risk vardır. Çünkü bu evrim süreci sonucu insanın çıkıp çıkmayacağı belli değildir. Evrende insanın ve diğer canlıların çıkması için gerekli koşullar aynı olduğu için biyoloji-merkezli ilke insan-merkezli ilkeyi de içerir. Yani evrende insanın var olması için diğer canlılardan ayrı bir madde gerekmez.

Bu nedenle antropik evren için gerekli her şey biyoloji-merkezli evren için de gereklidir. Bu nedenle ılımlı (moderate) insan-merkezcilik kavramı çıkmıştır. Bu görüş çeşitlidir : Bazısı insanın evrende tek ve en önemli yaratık olduğunu, bazısı insanın evrende en önemli yaratıklardan biri olduğunu iddia eder.

Güçlü insan-merkezcilik anlayış ise insanın evrendeki tek yaratılma nedeni oluşturduğunu ileri sürer. Ancak bu görüş, iki nedenle eleştirilebilir : Dünyadaki diğer canlıların değerini bilemeyiz ve bizim evrendeki tek akıllı canlılar olduğumuzu da bilemeyiz. Bütün temel sabitlerin ortak paydası, biyolojik yaşamı oluşturmak olmuştur.

Bu görüş, “dünyamızda yaşam olmasının evrenin diğer yerlerdeki yapısıyla ilgisi yoktur” şeklindeki anlayışı yıkmıştır. AP, bu devrimsel görüşü vermiştir. AP, evrenin yapısını ve yaşamın varlığını tek bir dinamik birim olarak görmüştür.

Nobel ödüllü fizikçi Sir John Eccles: “Bilim ve din birbirine çok benzerler. İkisi de aklın yaratıcı ve hayali konularıdır. Aralarındaki tartışma görüntüsü bunu göz ardı etmenin sonucudur. Biz, Kutsal bir güç sonucu var olduk. Kutsal yardım (yol gösterme) hayatımız boyunca olan bir konudur. Ölümde beynimiz gider; ancak bu yardım kalır.

Her birimiz eşsiz, bilinçli bireyleriz; kutsal bir yaratılışız. Sadece, dini görüş tüm delillerle uyumludur.” demektedir. Brandon Carter, AP’ı Kopernik doğmasını sınırlamak ve evrendeki yerimizin zorunlu olarak, gözlemci varlığımızla uyumlu olacak şekilde ayrıcalıklı olduğunu belirtmek için kullanır. Bu görüş sadece evrende yerel olarak geçerli değildir.

Big Bang’ten beri eşsiz, yaşamı destekleyen özellikler; ilk koşullardan beri devam eden bir süreçtir bu. Yani varlığımızı bu ilk koşulların özel doğmasına borçluyuz. Ayrıca tüm evrende de bu biyoloji-merkezli yapı vardır; çünkü hepsi ilk koşullardan çıkmıştır. AP, bizim evrenin merkezinde olduğumuzu söyler. Çünkü tüm evren aynı ilk koşullara sahipken bizim gezegenimiz yaşamı destekleyen bir yapıdadır. Ancak AP bunun ‘neden’ böyle olduğunu söylemez. Bu kişinin varması gereken bir sonuçtur.

Antropik Prensibi daha kapsamlı bir insan-merkezli argümana genişletmek mümkündür:

· Tüm evren insanın varlığını mümkün kılacak bir yapısal tarife göre kurulmuştur. Bu sınırlı yapı içinde insan gerçekten de bilinen evrenin merkezinde gibi görünür.

· İnsan beyninin keşfedilmiş en karmaşık fiziksel yapı olduğu kabul edilmektedir. Bu yapının karmaşası insan beyninin bilinen evrenin merkezinde olduğunu düşündürür.

· İnsan bilincinin kozmosta gözlemlenen en gelişmiş fonksiyonel özelliğe sahip olduğuna inanılmaktadır. Bu sofistike insanî bilincin tüm evrenin merkezinde olduğu düşünülebilir.

Bu argüman, aslında ılımlı (moderate)  bir insan-merkezli görüşü temsil eder çünkü insanlar dışında diğer akıllı varlıkların da evrende var olabileceği ihtimalini kabul eder. Bu argümanın genel antropik kapsamda işlenmesi için iki gerekli koşul daha vardır:

· İnsanın varlığı üstün düzeyde bir kozmolojik hassas ayarı gerektirmelidir.

· İnsanın hayatı esasen yeteri kadar arzu edilir olmalıdır ki bu antropik evrenin varlığına neden oluştursun.

“İnsancı İlkeler ve teleolojik yorumları, insan ve evren arasında katı bir klasik insan-merkezcilik ve deyim yerindeyse salt insan içincilik türünden bir insan-evren ilişkisi çağrıştırıyor değildir. Ancak İnsancı İlkeler ve onlara neden olan evrende görülen insan varlığı açısından kaçınılmaz olan olağanüstü rakamlara ulaşan kritik dengelerdeki kozmik uyuşumlar, insan ve evren arasında bir yakınlık, ittifak, amaç ilişkisi olmadığı görüşünün yanlışlığını ya da en azından gerçeğe pek yakın gözükmediğini göstermeye yetmektedir.

Zira kozmolojik bilgiler ve ilkeler ışığında düşünüldüğünde insan ve evren arasında bir sebep-sonuç ve hatta belki aynı zamanda bir sonuç-sebep ilişkisi görülmektedir. Bu durumda bilimsel ve felsefî gelişmeler ve görüşler açısından baktığımızda, bize göre aslında insan ve evren arasında yakın ve olumlu karşılıklı bir ilişki ve ittifak vardır, iddia edildiği gibi bir kargaşa ve karşıtlık değil.

Fizikçi Paul Davies, insan evren ittifakı hakkında şunları söylemektedir: “ Dört asır önce bilim, Tanrı tarafından tasarlanmış amaçlı bir yapı olan kozmos içinde insanlığın sıcak ve rahat yerini tehdit eder göründüğü için, din ile çatışmaya girmiştir. Kopernik ile başlayan ve Darwin ile sona eren devrim, insanları değeri düşük ve hatta abes görme etkisi doğurmuştu.

Artık insanlara büyük planın merkezinde bir yer verilmiyor, bunun yerine ilgisiz bir kozmik drama tesadüfî ve görünüşe göre anlamsız bir rolleri olduğu varsayılıyordu. Bilim; insanların varlığını, kör fiziksel güçlerin rastlantısal ürünleri olarak göstermenin aksine, bilinç sahibi organizmaların evrenin temel özelliği olduğu izlenimini vermektedir. Biz doğanın yasalarına derin, ve inanıyorum ki anlamlı bir şekilde yazılmıştık.

Yine Paul Davies, bu konuda: “Fizikteki son gelişmeler, insan şuurunu kâinatın merkezine yerleştirmiştir. Modern fizik anlayışı, içinde fizik âlemi seyreden şuur sahibi seyirciler bulunmadan bir bütünlük ve mâna ifade etmez. İnsan şuuru, sayısız varlıklar arasında herhangi bir varlık değil, bütün varoluş mânasının küllî bir tarzda organize olup yansıdığı bir ayna gibidir.

Bu yeni fiziki bakış açısıyla kâinatın gâyesi, hayat vasıtasıyla insanın zihninde ‘bilinebilmektedir’. Hayat da, aslâ mekanik olarak çalışan bir kâinat içinde tesadüfen ortaya çıkmış bir şey gibi anlaşılmamalıdır. Hayat kâinat denen mucizenin bir basamağıdır. Hayatın önemi, kâinatın mütalâacısı insan zihninin varlığına ve fonksiyon görmesine vesile olmasındadır.” demektedir. Astrofizikçi John A. Wheeler de, bu gerçeklerin Antropik Kozmoloji Prensibi’nin ana esasları olduğunu şu şekilde ifade eder: “ Kâinatın temel yapı özellikleri ‘hayata imkân verecek şekilde’ ve mükemmel bir incelikle ayarlanmıştır.

Kâinatın yaratılışından itibaren bütün hâdiseler, insanı mahsul verecek bir tarzda gerçekleştirilmiştir. İnsansız bir kâinat ne mâna ifade ederdi? Fiziğin ortaya koyduğu gerçekler ‘insan zihninin kâinatta müstesnâ bir yeri olduğunu gösterir. İdrâk sahibi  zeki mütalâacılar ve gözlemciler topluluğu bulunmadan kâinatın bir mâna ve önem taşıması tasavvur dahi edilemez.

Bütün bu açıklamalardan ve evrende gözlemlediğimiz sayısız hassas oluşumlardan görmekteyiz ki insan ve canlılık, aslâ kör tesadüfler sonucu kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Bütün bunların bir yaratıcısı olması gerekliliği artık iman konusu olmaktan öte, ortaya çıkan bilimsel göstergelerin bir sonucudur.

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: