Yüce Allah’ı “dünyada ve ahirtte” görebilecekmiyiz.
Posted by EVVAB_İNSAN Ocak 13, 2011

Yüce Allah’ı noksan/eksik tanımlardan/sıfatlardan tenzih ederim. Gayretimiz, yüce Rabbimizi Tespih (noksan sıfatlardan tenzih etmek, kamil ve kemal sıfatları ile tanıtmak ve O’nun programında olmak) dır. boyun eğdip/iman ettim. ben “müslüman”lardanım! yüce Rabbimize yakıştırılan, ona layık olmayan nitelemeler ve yanlış anlaşılmalar varsa, biz (müslümanlar) arkamızı dönüp gidemeyiz (bunu yapmaktan Rabbime sığınırım). bu yazımızda sizin hem aklınıza hem gönlünüze hitap ederek konuyu ele alacağız. Rabbini tenzih etme noktasında, akıl ve vijdan sahibi olan toplum bilinci kara varacaktır.
Konumuzu evvela vahyin denetiminde ele alacak olursak:.
“Ve hiçbir şey O’nun dengi değildir.” İhlas Suresi/4
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Ve O, en iyi işitendir, en iyi görendir.” Şura Suresi/11
Kur’an-ı Kerim öğretisine göre, dünyada ve ahirette Allah’ın zatını görmek mümkün değildir. Bu konuda örnek verecek olursak, Kur’an-ı Kerim’den mealen: “Gözler O’na erişemez, O ise gözlere erişir; O, çok lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir. ” En’âm Suresi/103. ayetin belirtildiğine göre, gözler Allah’ı göremez, bu muhkem bir ayet olup, süreklilik ifade etmektedir. Yani, hem Dünyayı hem de Ahireti kapsamaktadır. Aksi iddiada bulunanlar ise, bu konuyla ilgili olarak müteşabih olan Kıyâmet Suaresi/ 23. ayetini muhkemleştirip doğru yoldan sapmaktadırlar.
Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:
“Hayır, siz çabuk (geçen dünyây)ı seviyorsunuz da,” 75/20 “Âhireti bırakıyorsunuz.” 75/21 “Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar,” 75/22 “Rabbi’ne bakar.” 75/23
Kıyâmet Suresi/23. ayette geçen bakmaktan maksat, müteşabih olup, Rabb’in rahmetini beklemek manasındadır. Zira, Âl-i İmran Suresi/ 77 de, Allah, rahmet etmeyecek olduğu kimseler için, müteşabih olarak onları inzar etmeyeceği, yani bakmayacağı ifadesini kullanmıştır. Durum böyle olunca, Allah’ı inzar edenler. O’nu gerçek manada görenler değil, Rahmetini bekleyenler (cennete girmeyi umanlar) olmuş olur. Allah’ın inzar etmemesi, yani rahmet etmemesiyle ilgili olarak, Kur’an’dan mealen: “Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir ücret mukabili satanlar var ya, işte onların âhiret te bir payı yoktur; Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmaz. Onlar için acı bir azap vardır.” Âl-i İmran Suresi/ 77
Böylece, Allah’ı görememenin muhkem, bakmanın ise müteşabih olduğu ve manasının yani tevilinin, Allah’ın rahmetini beklemek olduğu kolayca anlaşılabilir.
Asırlardır, en çok tartışılan ve merak edilen konulardan biride, Allah’ın insanlar tarafından görülüp görülemeyeceği olayıdır. Bir kimse bize kıymetli bir hediye gönderse ve kim olduğunu bilmesek, hem kim olduğunu öğrenmek, hem de görmek isteriz. Yahut ta çok kıymetli bir eser görsek, hem eseri yapanı, hem de sahibini öğrenmek ve görmek isteriz. Allah bütün kainatın yaratıcısı ve sahibidir. Kainatın bir parçası olarak bizi de yaratmış ve sayamayacağımız kadar çok nimetlerle bizi niyetlendirmiştir. Allah’ı, müminler olarak çok büyük bir sevgiyle sever ve merak ederiz. Fakat bu merakımızın, O’nu tanımayı isteme arzumuzun, O’nun razı olduğu sınırlar içerisinde kalması ve bu konuda haddi aşmamamız gerekir. Çok değerli ve büyük şahsiyet olan Musa Peygamber bir zamanlar, Allah’ı görmek istemiş ve bu isteğini Allah’tan talep etmişti, fakat Allah bunun mümkün olamadığını kendisine bildirmişti. Bu konuda Kur’an’dan mealen:
“Ne zaman ki, Musâ, tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabbi o’na konuştu. (Musâ,) “Ey Rabbim! Göster bana Kendini de bakayım Sana!” dedi. (Rabbi o’na) dedi ki:”Beni sen asla göremezsin, velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.” Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Musâ da baygın olarak yere yığıldı. Ayılıp kendine gelince de, “Seni tenzih ederim, sana döndüm [tövbe ettim] ve ben inananların ilkiyim” dedi.” A’raf Suresi/143
Kelâmcıların bir hayli meşgul olup tartıştıkları ve sonuçta mümkün olmadığı, olamayacağı üzerinde ittifak ettikleri “Allah’ın görülmesi” meselesi, Kur’ân’da hiçbir tereddüde mahal vermeyecek bir açıklıkla bildirilmiştir: “Gözler O’na erişemez, O ise gözlere erişir; O, çok lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir. ” En’âm Suresi/103. Âyetteki ل – len edatı ile arkadan gelen şart cümlesi, insanın Allah’ı gormesinin mümkün olmayacağını gostermektedir.
Tecellî sozcüğü ortaya çıkmak, görünmek demektir. Sözcüğün kaynağı, Arapların celevtü’l-arûse = gelini açığa çıkardım tabiridir. Bu sözcük ayrıca “üzerindeki pası giderilerek ortaya çıkarılan kılıç” için de kullanılır. Tecellî sözcüğünün mastarı olan cila’ sozcüğü Türkçeye de aynı anlamla geçmiştir.
Allah’ın Mûsâ peygambere dağın parçalanışını göstermesindeki sebep, fizikî yapı olarak bir insanla mukayese edilmeyecek derecede sert olan kayaların bile Allah’ın tecellisi hâlinde ne duruma geleceğini göstermektir. Nitekim bu gösteriden sonra Mûsâ peygamber, Seni tenzih ederim, sana döndüm (tövbe ettim) ve ben inananların ilkiyim demek suretiyle Allah’ın görülemeyeceğine ilk inananın kendisi olduğunu beyan etmiştir. Yoksa Mûsâ peygamberin inananların ilkiyim ifadesi, “Allah’ın varlığına inananların ilkiyim” anlamında değildir. Çünkü Mûsâ peygamberin inancı o anda gördükleriyle oluşmamıştır ve o eskiden beri Allah’a inanmaktadır.
Bu olaydan daha sonra İsrâîloğulları da Allah’ı görmek istemişlerdir:
“Hani bir zamanlar da “Ey Mûsâ biz Allah’ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız” demiştiniz de bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpıvermişti.” Bakara Suresi/5
Kur’an’dan diğer bir örnek, mealen: “Allah bir beşerle (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle, yâhut perde arkasından konuşur; yâhut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahye der. O, yücedir, hakimdir.” Şura Suresi//51
Bu ayetleri dikkate aldığımızda, göz görmesiyle Allah’ı görmemizin mümkün olmadığını anlamış oluruz. Gözün yaptığı görev, sahip olduğu özelliklerine göre bilgi ileterek baktığımız şeyleri bize bildirmesidir. Gözün bu özelliği araya girmeden herhangi bir şey hakkında bilgi edine bilirsek edindiğimiz bilgi kadar onu tanımış ve hakkında bilgi edinmiş oluruz. Bu durum göz görmesinin yerini alabilecek bir husustur, zira netice itibariyle durum aynı olmuş olmaktadır. Böylece göz görmesi söz konusu olmadan, Allah razı olduğu miktarda bir bilgiyle zatını cennet ehline tanıtacaktır. Bu durum göz görmesini aratmayacak bir husus olacaktır, zira cennet ehlinin hiçbir dileği ret edilmeyeceği gibi, onların dünyasında üzüntü ve hasrete de yer yoktur. Böylece biz, hem dünyada, hem de ahirette, Allah’ı kendi zatı hakkında bize bildirmiş olduğu bilgiler miktarınca bilebiliriz. Allah’tan gelmiş bir bilgi olmadan, hiç kimse Allah’ın zatı konusunda söz söylememelidir. Ahirette bilgiyle dahi olsa, Allah’ın zatını kuşatmak, tamamen onu kavramak mümkün değildir. Bu hususlarda örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:
“O gün (mahşere) çağırana uyarlar (hiç kimsenin) ondan sapma (imkânı) yoktur. Rahmân için sesler kısılmıştır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.” Ta’ha Suresi/108
“O gün Rahmân’ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefâati fayda vermez.” Ta’ha Suresi/109
“Onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir; onlar ise bilgice O’nu kuşatamazlar (ne O’nun zâtını kavrayabilirler, ne de bildiklerini ihâta edebilirler)” Ta’ha Suresi/110
Görüldüğü gibi, bilgiyle dahi Allah’ı kuşatmak mümkün değildir. Kendi zatı hakkında bize ne kadar bilgi vermişse. O’nu ancak o kadar tanıyabiliriz. Bunun ötesinde, O’nun zatı hakkında konuşmamız mümkün değildir. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:
“De ki: “Rabbim, ancak kötülükleri, gerek açığını, gerek gizlisini; günâhı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi harâm etmiştir.” A’raf Suresi/33
“Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin;çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır.”Bakara Suresi/168
“O (şeytan) size dâima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder.” Bakara Suresi/169
Görüldüğü gibi Allah’ı takdir ettiği ölçüde bilgi ile tanıma ve bilme vardır. Allah’ın göz görmesi şeklinde görüleceğini iddia etmek veya inanmak, bir Müslüman için olacak şey değildir.
Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (a.s)’a: “Sen Rab Teala’nı hiç gördün mü?” diye sordum. “O’ nurdur, ben O’nu nasıl görürüm” buyurdular. ” [Müslim, İman 291, (178); Tirmizî, Tefsir, Necm, (3278).] [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/475.]
Hiç kuşkusuz o, Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü görmüştü” Necm Suresi/1-18
Ayetteki “Hiç kuşkusuz o,… görmüştü” anlamındaki cümlede öznenin Hz. Peygamber olduğu açıktır; fakat onun neyi gördüğünü şu mânalardan biriyle açıklamak mümkündür: a) Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü, b) Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını, c) Rabbinin en büyük âyetlerini gördü. Bunlardan ilk mânayı tercih eden müfessirlerden bazıları bunu Cebrâil’i görmesi şeklinde açıklamışlar, bazıları da Hz. Peygamber’in Rabbini görmüş olması ihtimali üzerinde durarak bu konuyu geniş biçimde tartışmışlardır. İbn Abbas’tan meşhur olarak nakledilen rivayette Peygamber’in Rabbini gözüyle gördüğü belirtilirken, kendisine bu konuda soru sorulan Hz. Âişe bu ihtimali reddetmiştir.
Mesruk (ra) anlatıyor: “Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)’ye dedim ki: “Ey anneciğim! Muhammed (a.s) Rabbini gördü mü?” Bu soru üzerine: Söylediğin sözden tüylerim ürperdi. Senin üç hatalı sözden haberin yok mu?
Kim onları sana söylerse yalan söylemiş olur. Şöyle ki: Kim sana: “Muhammed Rabbini gördü” derse yalan söylemiş olur. (Hz. Aişe bu noktada, sözüne delil olarak) şu ayeti okudu. (Mealen): “Onu gözler idrak edemez, O ise gözleri idrak eder” (En’am 103).
Devamla dedi ki: “Kim sana derse ki Muhammed yarın olacak şeyi bilir, yalan söylemiştir. Zira ayet-i kerimede (mealen): “Hiçbir nefis yarın ne kesbedeceğini bilemez” (Lokman 34) buyrulmuştur.
Kim sana Muhammed’in vahiyden bir şey gizlediğini söylerse o da yalan söylemiştir. Çünkü ayet-i kerimede (mealen): “Ey Peygamber! Sana Rabbinden her indirileni tebliğ et. Şayet bunu yapmazsan Allah’ın risaletini tebliğ etmiş olmazsın” (Maide 67) buyrulmuştur. Lakin Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Cibril’i (suret-i asliyesinde) iki sefer görmüştür.” [Buhârî, Tefsir, Maide 7, (Bed'ül-Halk 6, Tefsir, Necm 1, Tevhid 4; Müslim İman, 287, (177); Tirmizî, Tefsir, En'am (3070).] [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/476.]
Mükemmellik sadece yüce Alah’a özgüdür.
Her şeyin en doğrusunu yüce Allah bilir.
Selametle kalınız dua ile.

